Yüksek Türk! Senin için yüksekliğin hududu yoktur. İşte parola budur. Türk gençliği gayeye, bizim yüksek idealimize durmadan, yorulmadan yürüyecektir. Biz de bunu görmekle bahtiyar olacağız. -Mustafa Kemal Atatürk
CHP nin Y-CHP ye dönüştürülmesi | Malumun ilanına kızılca kıyamet 29.04.2026 09:20 —- Prof. Dr. Nur Serter
TÜRKLERDE ÜTÜ KÜLTÜRÜ
Bakın TÜRKLER giyimlerine ne kadar onem vermişler.
Bizler kokten asil millet olduğumuzu soylerken abartmıyoruz.
TÜRKLERDE ÜTÜ KÜLTÜRÜ
Ütü kelimesi etimolojik olarak “ütüg” biçimiyle Kaşgarlı Mahmud’un Divan’ında yer alır ki, kızdırılarak elbiseye bastırılan bir demir parçasından ibaret bu alet Orta Asya’da elbiselerin yıpranana kadar giyilmesi adet olmasına karşın, toplumun bazı kesimlerinde ütü kullanıldığını da göstermektedir.
Kaşgarlı Mahmud “Ol tonuğ ütüdi” (O elbisesini ütüledi) yanında “Ol başığ ütti” (O başının saçlarını ütüledi) cümlesiyle ütünün kullanım sahasının genişliğini de yansıtmış.
Dîvânu Lugâti’t-Türk’ün söz varlığındaki ilgi çekici verilerden biri de Türklerin bin yıl önce giysilerini ütüledikleri, ütülü giysilerle dolaştıkları bilgisidir. Türklerde giyim kültürünün ne kadar köklü olduğunu, Türklerin bin yıl önce kırışmış giysilerini ütüleyerek giydiklerini belgeleyen bu bilgiler, Türklerin uygar bir toplum olduğunun göstergedir.
Bugün Türkçede ütü biçiminde kullandığımız söz Dîvânu Lugâti’t-Türk’te ütüg biçimindedir. Türklük bilgisi araştırmalarında Türk yazı dilinin ilk döneminde ve daha sonra da bazı lehçelerde sözlerin sonundaki veya hece başındaki /g/ sesi Türkiye Türkçesinin de yer aldığı birtakım lehçelerde eriyerek düşmüştür.
Böylece o dönemdeki kapıg sözü, /g/ düşmesiyle önce kapu biçimini almış sonra da ses uyumunun sağlanmasıyla kapı biçimine dönüşmüştür. Ütüg sözünün sonundaki /g/ sesi de düşünce sonraki dönemlerde bu söz ütü biçiminde kullanılır olmuştur.
Kâşgarlı Mahmud bu sözü şöyle tanımlıyor:
ütüg Mala biçiminde olan, ısıtıldıktan sonra giysilerin kırışıklıklarına bastırılarak sıcaklığın etkisiyle bu kırışıklıkların düzleşmesini sağlayan demir parçası.
Fiiller bölümünde de ütidi ‘ütüledi’ sözü dikkati çekmektedir.
ütidi Ol tonug ütidi ‘O, giysiyi ütüledi, o giysinin kırışıklıklarını ütüledi ve düzeltti.’
Sözlük bölümünde yer alan suvluk sözünü Kâşgarlı Mahmud ‘havlu’, eliglik sözünü ise ‘eldiven’ diye tanımlamaktadır. Su sözünün bin yıl önceki biçimi olan suv’a getirilen yapım eki ile türetilmiş olan suvluk’un el, yüz ve vücuttaki suyu kurutmak amacıyla kullanılan ‘havlu’ olduğu anlaşılıyor.
Suvluk sözünün yanı sıra Dîvân Lugâti’t-Türk’te kullanılan ületü ‘ipek mendil’ de ilgi çekici bir veridir. Kâşgarlı Mahmud bu sözü şöyle tanımlıyor:ületü Erkeğin gerektiğinde burnunu silmek için cebinde taşıdığı ipek mendil..Bu veriler, Türklerin giyimlerine ve temizliklerine ne kadar dikkat ettiğini, ütülenmiş giysilerle, ipek mendillerle dolaştıklarını gösterdiği gibi zaman zaman “göçebe” diye küçümsenerek tanımlanan Türklerin ne kadar uygar olduğunu ve Türk uygarlığının boyutlarını göstermesi bakımından da ilgi çekicidir....
Fransızca gibi çoğu Batı dilinde hususi bir adı yok. Ancak durum Türkler için böyle değil. Rusça, Farsça ve Balkan dillerine Türkçeden geçmiş olması ve bütün Altay dillerinde “ötüük” olarak bulunması, Türklerin, Çinliler gibi meşhur olmasa da, ütüye hayli ehemmiyet veren bir medeniyet olduğunu akıllara getiriyor.
ALINTI / KAYNAKÇA
TDK ( Türk dil kurumu sayfası )
ATATÜRK’ÜN VE KIZ KARDEŞİ MAKBULE HANIM’IN EVLAT EDİNDİĞİ SIĞIRTMAÇ MUSTAFA w
ATATÜRK’ÜN VE KIZ KARDEŞİ MAKBULE HANIM’IN EVLAT EDİNDİĞİ SIĞIRTMAÇ MUSTAFA w
16 Eylül 1929’da Mustafa Kemal Paşa, beraberindekilerle birlikte Yalova’da geziden dönerken yolda bir çocuk çobanla karşılaşır, atından inerek ona yol sorar. Yolu tarif eden Çoban (sığırtmaç) Mustafa’nın konuşmalarından etkilenir. Cılız, çelimsiz ve hasta bir çocuk olan Mustafa, sıtma hastasıdır. Atatürk, Mustafa’nın ailesinden izin alarak onu Şişli'deki Himaye-i Etfal (Çocuk) Hastahanesinde tedavi ettirir. Taburcu olduktan sonra Beşiktaş'ta 19'uncu İlk Mektebe yazdırır. Beşiktaş'taki okula bir yıl kadar devam ettikten sonra yine Atatürk tarafından Maçka'daki Fevziye Lisesine yazdırılır. Lisenin dokuzuncu sınıfında Kuleli Askerî Lisesine geçen Mustafa, 1941 yılında Kara Harp Okulundan Tankçı Teğmen olarak mezun olur. Yüzbaşı rütbesindeyken Rıfkiye Hanım'la evlenir. 1954'te, Makbule Atadan tarafından manevi evlat olarak kabul edilir. 1960 yılının Kasım ayında sağlık sorunları nedeniyle Türk Silahlı Kuvvetlerinden emekli olup Yalova'ya yerleştikten sonra 15 Ocak 1987'de vefat eder.
Dönemin gazetecileri, yazar ve şairleri duyarlılık göstererek, Sığırtmaç Mustafa’nın serüvenini dile getirmiş; gazetelerin yanı sıra öykülere, şiirlere de konu olmuştur. Mehmet Selahattin’in şiiri bunlardan biridir:
…
Yolunun üstüne Gazi’yi çıkaran
Taliin milletin talii ey çoban
Bak benzine kan geldi, dizine derman
Sığırtmaç Mustafa, Sığırtmaç Mustafa
…
Atatürk'ün "Benim kentim" diye nitelediği Yalova'da çektirdiği 'Atatürk ve Sığırtmaç Mustafa’ fotoğrafından örnek alınarak yaptırılan heykel, Mustafa Demir'in kızı Tacinur Demir’in de aralarında bulunduğu bir heyet tarafından 20 Ağustos 2014’te Yalova’da açılır.
Etrüsk mezarı
Etrüsk mezarı
Doç. Dr. Haluk Berkmen
Etrüskler İtalya’da M.Ö. 1200 ile M.Ö. 300 yılları arasında yaşamış ve zengin bir kültür geliştirmiş halktı. Onlardan kalmış olan pişmiş toprak bir kaptan söz edeceğim.
Etrüsk halkı ölülerini yer altına değil, yer üstünde inşa etmiş oldukları mezar evlererine gömerlerdi. Bu mezar evlere “kapenna” derlerdi. Kapenna sözü Türkçe “kapalı” anlamını içerir. Zira mezar kapısı kapandığında kimsenin içeri girmesine izin verilmezdi. Bu mezar evlerin küçük bir modelini yapıp evlerinde saklarlardı. Bu kabın içine ölen kimsenin küçük süs eşyalarını koyarak ölüye saygı duymuş olurlardı.
Resimde sağ üstte Etrüsk mezar evlerini ve bir Etrüsk mezar modelini görüyoruz. Kabın üst kısmına, ki mezar evinin damı olur, ilginç şekiller çizilmiş. Kare içindeki artı işaretini sol üst kısımda gösterdim. Bu şekil kadim Asya Türklerinin Tanrı (Tengri) simgesidir. Karenin hemen sağında, Kırgızistan’da yüksek bir yayla olan Saymalıtaş bölgesinden Tengri simgelerini gösteriyorum. Saymalıtaş yaylasında bu simgelerden yüzlercesi kayalara çizilmiş.
Toprak kabın üst kısmına kabartma ile üç kollu bir şekil çizilmiş ve her kolun altında “uç” yazılmış. Bu iki harf Asya’daki Orhun abecesindeki U ve Ç harflerine çok benziyor. Yani verilen mesaj ölünün ruhunun göğe yükselmesi ve uçmasıdır. Üç kere “uç, uç, uç” yazılmış. Kadim Asya Türkleri de ölen kişinin ruhunun uçarak göğe yükseleceğine inanırlardı. Nitekim Anadolu Türkçesinde cennete “uçmak” denir. Yunus Emre bir şiirinde şöyle diyor:
Uçmak Uçmagum didügün müminleri yeltedigün
Bir evile bir kaç Hûrî hevesüm yok uçmagiçün.
Kaptaki üç kolun üst kısmına da yukarı bakan bir ok ucu çizilmiş. Yine açıkça yukarıyı işaret eden ve uçmayı simgeleyen bir şekil.
Üç kolun solunda bir “svastika” şekli çizilmiş. Bu şekil Türklere ait olup gittikleri birçok bölgede kutsal işaret olarak kabul görmüş. Örneğin Hint ve Tibet kültüründeki Mandala şekli de Asya kökenli Tengri işaretidir. Etrüsk şekline çok benzer Tengri şekillerini Tibet, Çin ve Japon kültürleri de benimseyip çizmiş. Resmin sağ alt köşesinde bu şekilleri görüyoruz.
www.halukberkmen.net sitesindeki Gizemli Etrüsk Dili başlıklı yazımı okumak için tıklayın: http://www.halukberkmen.net/pdf/123.pdf
Etrüsk mezar evinin çatısında bulunan kanatlı bir çift atı şu yazımda gösterdim: http://www.halukberkmen.net/pdf/36.pdf
Pazırık Halısının Şifreleri
Pazırık Halısının Şifreleri
Pazırık tepesi Altay dağlarında, birbirlerine oldukça yakın duran birçok kurganın bulunduğu bir bölgedir. Bu kurganlardan bazıları kazılmış ve içlerinden önemli eserler gün yüzüne çıkarılmıştır. Bölge kadim dönemden beri Türk boylarının yerleşim alanı olan Altay dağları çevresi olup, günümüzde Rusya, Moğolistan, Kazakistan ve Çin tarafından paylaşılmaktadır. Her dört ülkede yaşayan Türkler geleneklerini korumaya devam ediyorlar.
1949 yılında arkeolog Sergei Rudenko bu kurganların birinde önemli belki de dünyanın en eski halısını bulmuştur. Pazırık halısı olarak ün salmış olan bu halıda açıklanması gereken birçok şifre vardır. Halının dokunuş tarihi kimi araştırıcalara göre M.Ö. 5ci yüzyıl, kimine göre M.Ö. 3cü yüzyıldır. Halının ebadı 183X200 cm olup halıda 360.000 düğüm bulunmaktadır. Bu düğümlerin çok özel oldukları ve onlara “Türk düğümü” dendiğini biliyoruz. Türk düğümü çift düğüm olup çok sağlam ve uzun süre dayanıklı bir düğüm şeklidir. Bu düğüm İran halılarındaki düğümlerden farklıdır, zira İran düğümü tek düğümdür. Bu özelliğiyle Pazırık halısının bir İran halısı olmadığı, bir Türk halısı olduğu anlaşılmaktadır.
Resimde ortada görülen Pazırık halısının bir Türk eseri olduğunu kanıtlayan birçok gösterge vardır. Halının çevresinde peş-peşe dizilmiş atlılar görüyoruz. Atların tahta eyeri yoktur. Eyer yerinde süslü bir halı görülmektedir. Demek ki o dönemde halı dokuyan Türkler halıları hem çadırların içinde yere sermekte hem de atların üzerinde eyer olarak kullanmaktaydılar. Türkler savaşa gitmeden Atların kuyruklarını düğümlüyorlardı. Bu geleneğin nedeni, savaşta atlarının yaralanmalarını önlemek için uyguladıkları bir tür sihir veya uğur olabilir. Pazırık halısındaki atın kuyruğunu bağlayan ipin sarktığı dahi belirtilmiştir.
Halının bir köşesi aşınmış olduğundan 24 adet süvari tam olarak görülmüyor. 24 tane de ren geyiği ve halının ortasında 24 tane kutsal simge var. Ren geyikleri peşpeşe ilerler durumda gösterilmiştir. Demek ki, bu halk ren geyikleri yetiştirmekte ve onların etinden, sütünden ve kürkünden yararlanmakta, göç zamanında çadırlarını onlara taşıtmakta idiler. Halının ortasında görülen 24 kare içindeki simge özel bir anlam içeriyor. Bu simgeler elbette ki süs olsun diye halıya dokunmadılar. Belli bir amaç için merkeze yerleştirildiler. Ortadaki simge kadim Türklere ait Tengri veya Tanrı simgesidir. Aynı simge Kırgızistan’daki Saymalıtaş yaylasındaki kayalara yüzlerce defa çizilmiştir. Simge hem dört yöne hâkim Tanrıyı hem de onun yeryüzündeki temsilcisi olan yönetici Kağanı belirtiyor. Zira şekil tam kavram içeren bir “Tamga” idi. Zamanla tamgalar damgalara dönüşmüşlerdir. Halıda 24 süvari ve 24 simge bulunuyorsa, bölgede 24 boy olduğu ve her süvarinin bir boy lideri olduğu belirtiliyor.
Pazırık halısındaki simgenin günümüzden 8.000 yıl öne orta Anadolu’daki Çatalhöyük kültüründe de kullanılmış olduğu resimde görülüyor. Bu simge halen Çatalhöyük evlerinin duvarlarında görülebilir. Simge binlerce yıl, asıl anlamı unutulmuş olsa da, varlığını korumayı başarmıştır. Alttaki resimde Kayseri halısındaki simgeyi görüyoruz.
Doç. Dr. Haluk Berkmen
BUGÜN 20 MART 2024 109 YIL ÖNCE 18 MART 1915 GÜNÜ
BUGÜN 20 MART 2024
109 YIL ÖNCE
18 MART 1915 GÜNÜ
SAAT 11.25 DE
MÜTTEFİK ZIRHLILARINDAN
AÇILAN YAYLIM ATEŞLE BAŞLAYAN
ÇANAKKALE DENİZ SAVAŞI
9 SAAT SÜRDÜ,
AKŞAM 20.25 DE BİTTİ
DÜŞMANIN 18 PARÇA SAVAŞ GEMİSİNDEN
ÜÇÜNÜ BATIRDIK,
ÜÇÜNÜ KULLANILMAZ HALE GETİRDİK
İNGİLİZ VE FRANSIZLAR
1 GÜNDE
GEMİLERİNİN ÜÇTE BİRİNİ KAYBETTİLER
MECİDİYE TABYASININ KUMANDANI
YÜZBAŞI MEHMET HİLMİ BEY
SALDIRI BAŞLAMADAN ÖNCE
ASKERLERİNİNE :
“KİMSE YARALI VE ŞEHİTLERLE UĞRAŞMAYACAK,
BEN BİLE YARALANIRSAM ÖNEMSEMEYİN
ÖLÜRSEM ÜZERİME BASIP GEÇİN,
BEN DE SİZLERE AYNISINI YAPACAĞIM
ŞEHİT VE YARALILARIN YERİNE GEÇECEKLER
TAYİN EDİLMİŞTİR,
SAVAŞTAN HİÇ BİR ÖDÜL
BEKLEMEYİN !
BUNU VAAD ETMEM,EDEMEM !
ŞEKLİNDE BİR EMİR VERMİŞTİ.
VE AKŞAMÜSTÜ SAAT 19.00 DA
HER ŞEY BİTTİ
MECİDİYE TABYA KOMTANI
YÜZBAŞI MEHMET HİLMİ BEY
GÖZETLEME YERİNDEN İNDİ
AĞIR YARALI ASKERLERİNİN
YANINA GİTTİ
ONLARLA GÖRÜŞMESİ
BABA OĞUL GİBİ OLDUĞUNDAN
ÇOK HAZİN OLDU
EVLATLARININ YARALARI
ÇOK AĞIR OLMASINA RAĞMEN
BABALARINI ÜZMEMEK İÇİN
SON GAYRETLERİNİ HARCIYORLAR
ACİLARINI İNİLTİLERİNİ SAKLIYORLARDI
ÖTE YANDA İNGİLİZLER,
BU YENİLGİNİN TÜM FATURASINI
SON KEŞİF UÇUŞUNU YAPIP
“ MAYIN YOKTUR “
RAPORUNU VEREN
PİLOTLARINA ÇIKARDILAR
VE PİLOTLARINI
KURŞUNA DİZDİLER !
İŞTE !
KENDİLERİNİ MEDENİ İLAN,
BİZİ BARBAR İLAN EDEN
TEK DİŞİ KALMIŞ MEDENİ BATI ( ! )
ARAMIZDAKİ FARK !
NURİ KURCEBE
Bizans Kraliçesi Hazar Türkü Çicek
Bizans Kraliçesi, Hazar Türkü Çiçek .
“Çiçek” ismi Türkçedir ve Hazar Türkleri bu ismi çok kullanır.
Sonradan Vaftiz edilerek Hıristiyan olan ve Bizans Kraliçesi olarak İrene adını alan Hazar Kağanı Bihar'ın kızı olan Çiçek, bir erkek çocuk doğurur. Adı Leo olan bu çocuk, tarih boyunca Hazarlı Leo olarak anılacaktır.
Bizanlıların "Tzitzak" olarak telaffuz ettikleri Çiçek, düğününde, bir erkek kaftanı giymiştir. Onun bu giyim tarzı Bizanslılar arasında "Tzitzakion" isimli bir moda akımı başlatmıştır. Muhtemelen Orta Asya ve Hazar Türklerinin giydiği Kaftan, sonradan Bizans sarayının en favori giysisi haline gelmiştir.
Nuray Bilgili
OKUYUN ARAŞTIRIN DOĞRULARI ÖĞRENİN!
OKUYUN ARAŞTIRIN DOĞRULARI ÖĞRENİN!
Fatih İstanbul’u fethettikten sonra kumandanlarının, vezirlerinin, azınlık temsilcilerinin ve onların din adamlarının önünde şöyle der:
“İstanbul’u almakla Hektor’un öcünü almış olduk!”
O sırada Fatih’in huzurunda bulunan Kardinal İsidore, Papa 2.Pius’a gönderdiği mektupta bu olayı şöyle yazar:
“Truvalıların Prensi Fatih Sultan Mehmet, 'Hektor’un öcünü aldık' dedi.”
Fatih, tarihi çok iyi araştırdığı için Truvalıların kökeninin Truva Kralı TURKOS’a dayandığını, Truvalıların Türk olduklarını biliyordu.
Truvalı Hektor’un, Akha Ordusunun Komutanı Agamemnon tarafından öldürüldüğünü de biliyordu, çünkü Homeros’un "İlyada” adlı destanını okumuştu.
Fatih Sultan Mehmet altı dil bilen, tarihe, sanata meraklı, fenni bilimleri inceleyen mükemmel bir zekaya sahipti.
Doğu-Batı arasındaki en kanlı savaşlardan biri de 19 Şubat 1915’te Çanakkale’de başladı. İngilizler en güçlü donanmalarıyla savaştılar ve yenildiler.
Birinci dünya savaşından sonra Osmanlı ile İtilaf Devletleri arasında, ateşkes sağlayacak ve Sevr’in temelini oluşturacak “Mondros Antlaşması” 30 Ekim 1918’de Sultan Vahdettin’in emri ile imzalandı.
Nerede imzalandı dersiniz?
Hektor’u yenen Akha Komutanı Agamemnon’un adının verildiği, İngiliz zırhlısı “AGAMEMNON’da”
Mustafa Kemal bizzat yönettiği 30 Ağustos 1922 Başkomutanlık Zaferinin hemen ardından kurmaylarından harita üzerinde son bilgileri aldıktan sonra aynen şöyle dedi:
“İşte şimdi Hektor’un öcünü aldık!"
Emperyalist devletlerin ordularını yenen Mustafa Kemal ikinci kez Truvalı Hektor’un öcünü almıştı.
Biri çağ kapatıp yeni bir çağ açan, diğeri dünyanın tüm emperyalist devletlerinin ordularını yenip 'Son Türk Devleti'ni kuran iki büyük komutan ve devlet adamı.
Resimde görülen bu çizim, Büyük Taarruz’dan sonra yapılıp basılmıştır. Burada Fatih Sultan Mehmet, Alparslan ve Mimar Sinan, Mustafa Kemal, İsmet İnönü ve Fevzi Çakmak’ı karşılıyor. Fatih Sultan Mehmet, Atatürk’ü elini sıkarak kucaklıyor.
Fatih'in ve Atatürk’ün ayaklarının altında yırtılmış Sevr antlaşması bulunuyor. Büyük Taarruz’la Sevr Anlaşması yırtılmış ve Anadolu yeniden Türk yurdu yapılmıştır.
Fatih Sultan Mehmet’in hemen arkasında ise, Anadolu’nun kapılarını Türklere açan Alparslan duruyor. Onun yanındaki de Mimar Sinan'dır. Arka planda, Mimar Sinan’ın inşa ettiği Edirne’deki Selimiye Camii bulunmaktadır.
Sevr Anlaşması’na göre Edir2.Pius’ane dahil tüm Trakya Yunanistan’a veriliyordu. Büyük Taarruz ile Sevr ortadan kaldırılıp Lozan imzalanınca, Trakya ile birlikte Edirne ve Selimiye Camii de kurtulmuş oldu. Bu nedenle çizimin altında Atatürk için,
“Astın bugün al sancağı Sultan Selim’e,
Yad eyleyecek hürmetle namını Edirne." yazmaktadır.
Kaynak: 1881MKA@
1283MKemal1881
BİLGE KAĞAN YAZITI
Gön.Notu: Türk Medeniyetinin, Türk Ahlâkı'nın ne kadar ilkeli ve kapsamlı olduğunu görüp ders alınsın için paylaşılmıştır.
ATATÜRK'ÜN 1923 NUTKU
İşte, ‘Yoktur’ dedikleri Sevr’in belgeleri.!
İşte, ‘Yoktur’ dedikleri Sevr’in
belgeleri.!
Tarihî meselelerde senelerden bu yana ortaya atılan ama gerçeklerle hiçbir alâkası bulunmayan tuhaf iddialara, tarihi ideolojilere kurban etme uğruna ardarda sıralaranan saçmalıklara ve düşünmeden konuşanların sarfettikleri garip sözlerle bir yenisi ilâve edildi: “Sevr diye bir antlaşmanın mevcut olmadığı, zira imzalanmadığı ve tanınmadığı” iddiasında bulunanlar var.
Sevr’in bundan böyle okullarda “antlaşma” değil, “belge” diye öğretilmesi için çalışacakmış, zira ortada “Sevr” diye bir antlaşma mevcut değilmiş, gerçi bir belge varmış ama bu belge “antlaşma” olamazmış.!
Uğradığımız mağlûbiyetlerden bahsetmek âdetimiz değildir, hatâlarımızı değerlendirmek için bile olsa yenilgilerimizi hatırlamamaya çalışırız, meselâ 1071’in ve 1922’nin Ağustos’unda kazandığımız Malazgirt ile Başkumandanlık Meydan Muharebeleri’ni düşünüp Ağustos ayının “zaferler ayı” olduğunu söyleriz ama 10 Ağustos 1920’de tarihimizin en büyük felâketlerinden biri olan Sevr Antlaşması’nı imzalamak zorunda kaldığımızdan pek bahsetmeyiz.Tarihimizin en ağır utanç belgesi olan Sevr Antlaşması’ndan bahsettiler ama işte böyle, yani “Sevr antlaşma değildir, uygulanmadığı için sadece bir belgedir” diyerek.!
Bizim için bir züll (hakir olma, alçaltma, zilletle oluş, horluk) olan Sevr’in uygulanması, hem de en ağır şekilde uygulanması ile alâkalı belgelerden bazılarını aşağıda paylaştım ama önce, Sevr hakkında sık yapılan bir hatayı düzeltelim:
Sevr Antlaşması’nı Damad Ferid Paşa’nın imzaladığı şeklinde yaygın bir kanı mevcuttur ama antlaşmanın altında Ferid Paşa’nın imzası yoktur! Ferid Paşa antlaşmanın imzalanması sırasında sadrazamdır, yani başbakan idi ama delege değildi; dolayısıyla antlaşmaya imza koymamıştı. Sevr’i Türkiye adına imzalayanlar üç kişiydi: O zamanlar “Meclis-i Ayân âzası” yani “senatör” olan Hâdi Paşa (Danıştay) ile şair Rıza Tevfik ve Türkiye’nin İsviçre’deki ortaelçisi Ben sefiri Reşat Halis Beyler...
Sevr Antlaşması’nın imza töreni: Hâdi Paşa metni imzalıyor.!
Sevr’in imzalanmasından önce 22 Temmuz 1920’de Yıldız Sarayı’nda toplanan, başkanlığını bizzat Sultan Vahideddin’in yaptığı ve antlaşmanın imzalanıp imzalanmaması hususunu görüşen Saltanat Şûrâsı’nda antlaşmanın kabulü lehinde oy kullananlar da Lozan Antlaşması’ndan sonra şayet hâlâ görevde iseler vazifelerinden azledildiler ve emeklilik hakları da iptal edildi.
UNUTMAYALIM: SEVR, TAM BİR UTANÇ BELGESİDİR !
Hâdi Paşa, Rıza Tevfik ve Reşad Halis Beyler’in imzaladıkları metin, antlaşmadan ziyade güçlü bir memleketin çıkarttığı bir sömürge yasasını andırır; getirdiği askerî, siyasî ve malî hükümlerin yanısıra bir barış antlaşmasında bulunmaması gereken bazı garip maddeleriyle, müttefiklerin Türkiye’ye “medenileştirilmesi gereken geri kalmış bir topluluk” gibi baktıklarını da gösterir. Antlaşmada, “Türkiye’nin tren vagonlarını sürekli fren aygıtının işlemesine engel olmayacak biçime sokması” (madde: 358),“kazı yapma iznini yalnız yeterli arkeoloji deneyimi olduğu konusunda güvence gösteren kişilere vermesi” (madde: 421, ek: 7),“Ağustos 1914’ten önce elde edilmiş tarihi eserleri iade etmesi” (madde: 422),“beyaz kadın ticaretini yasaklayıp önlenmesi” (madde: 273/6),“müstehcen yayınları yasaklanması” (madde: 273/7) ve “tarıma yararlı kuşları korunması” (madde: 273/11) gibisinden ancak sömürge idarelerinde rastlanabilecek büyük yaptırımlar da vardır.
Şimdi bu utanç verici maddeler ve daha da önemlisi, Sevr’in Türkiye’yi paramparça etmiş olması ve hükümlerinin İstiklâl Harbi sayesinde ortadan kaldırılması bir tarafa bırakılıyor ve “Sevr antlaşma değildir, onaylanmadığı için geçerliliği yoktur, sadece bir belgedir” deniyor!
Bu iddia, ayıptan da öte bir cür’ettir!
Arşivlerimizde, Sevr’in uygulanmasından doğan sıkıntıları, üzüntüleri, yıkıntıları, çekilen elemi ve ıztırabı gösteren yüzlerce belge vardır…
Aşağıda, Osmanlı Arşivleri’nde muhafaza edilen bu belgelerden sadece bir kısmının katalog numaralarını ve özetlerini naklediyorum:
* HR.SYS.27/179: Yunanlılar’ın Sinekli İstasyonu’ndan ihraç olunduğu. Sevr Antlaşması’na göre Yunan birliklerinin Istranca’dan çıkarılması.
* BEO.4682/351150: Sevr Ahidnamesi’nde terki mevzubahis olan arazideki memurların maaşlarına dair kararnamenin tâdili hakkında Hukuk Müşavirliği mütalâaname suretinin takdim olunduğu.
* DH.İ.UM.19/1: Sevr Muahedesi’nden sonra Yemen’de bulunan Vali Nedim Bey ve İmam Yahya Efendi ile diğer mülkiye memurlarının hukuki durumlarının ne olacağı.
* DH.İ.UM.20/14: Sevr Muahedesi’ni tatbik vesilesiyle Yunanlılar’ın, işgalleri altında bulunan mahallerde icra ettikleri cefa ve mezalimi havi raporun Harbiye Nazırı Safa Bey’e takdimi.
* DH.İ.UM.20/14: Sevr Muahadesi’nin jandarmaya ait hükümlerinden birçoğunun tatbik edilemeyeceğine dair Jandarma Müfettiş-i Umumîsi General Folan, Makedonya’nın ilk jandarma tensikatında Tensikat Komisyonu Başkanı de Corcis, İstanbul’da Beynelmüttefikîn Polis Kontrol Komisyonu’nda İtalyan Mümessili Miralay Kont Kaprini tarafından hazırlanıp hükümetlerine takdim ettikleri raporların ilgili fıkralarının Umum Jandarma Kumandanlığı’ndan gönderildiği, önemine binaen Sadaret’e takdim edildiği.
* DH.İ.UM.20/14: Salihli kazasına bağlı olup Sevr Muahedesi ile Yunan idaresinde kaldığı Yunanlılar tarafından iddia edilen çeşitli köylerin ağnam resminin Yunanlılar tarafından toplanmak istendiği ve bu konuda ne yapılacağı hakkında vuku bulan tahrirat.
* DH.İ.UM.20/14: Sevr Barış Andlaşması mucebince muvakkaten Yunan idaresine tevdi edilmiş olan bölgelerdeki memurların maaşlarının ödenmesi.
* DH.İ.UM.20/14: Sevr Muahadesi’nin 225. maddesi gereğince Memalik-i Osmaniye’de vefat eden sivil ve asker esirlerin listelerinin hazırlanabilmesi için bunların isimleriyle, ölüm sebepleri ve mahallefatının bulunup bulunmadığının tesbit edilerek bildirilmesine dair İstanbul, Hüdavendigâr, Adana vilayetleri ile Çatalca, Karesi, Kal’a-i Sultaniye Mutasarrıflıkları’na yazılan tahrirat.
* HR.İM.59/14: Sevr Antlaşması’nın revizyonu gözönünde bulundurularak Ermenistan’ın teşkili konusunda Güney Afrika Delegesi Profesör Gilbert Murray’ın Cemiyet-i Akvam’a sunduğu rapor.
* HR.İM.59/15: Sevr Antlaşması’nın revizyonu ve Osmanlı’dan bağımsız olarak Ermenilere yurt verilmesi hususunun Cemiyet-i Akvam’da ele alınması. Anadolu ve komşu topraklarda birçok Ermeni kadın ve çocuğun zorla evlerinden alınıp kadınların Türk haremine kapatıldığı, çocukların Müslüman kurumlarına yerleştirildiği iddialarını hâvî Dr.Kennedy, Miss Emma Cushman ve Miss Jeppe’nin Cemiyet-i Akvam’a sundukları görüşler ve öneriler.
* HR.İM.59/16: Sevr Antlaşması’nın revizyonu gözönüne alınarak Osmanlı’dan bağımsız Ermenistan teşkili konusunda Cemiyet-i Akvam’ın İtilâf Devletleri’ne çağrısı.
* DH.İ.UM.EK.122/7: Sevr Muahede-i Sulhiyesi’nin idare-i umumiye ile ilgili maddelerinin tâmimen tebliği.
* MV.20/72: Sevr Muahedesi ahkâmınca, gümrük rüsumunun kıymet-i eşya üzerinden alınacağı.
* MV.220/258: Sevr Muahedesi hükümlerine göre geçici olarak Yunanlılarca işgal edilen İzmir ve hinterlandında Osmanlı memurlarının vazifeleri başında kalacakları ve Yunan müdahalesinin men’i için teşebbüslerde bulunulması.
* MV.221/234: Sevr Muahedenamesi’nin tayin eylediği sınırlar dahilinde vazife yapan kadı ve müftülerin atanma ve azilleri konusunda Yunanlılar tarafından vuku bulan tebligatın tedkiki.
* HR.İM.225/52: Sevr Muahedesi’nin imzasından sonra Wilson tarafından çizilen Türk-Ermeni hududu hakkında Hazine-i Evrak’ta belge bulunmadığı, Wilson şeraitine verilen cevabı muhtevî muhtıra suretinin ise çoğaltılarak bir nüshasının irsal kılındığı.
* HSD.AFT.6/128: Sevr Antlaşması’nın imzalanıp imzalanmaması konusunu görüşmek üzere toplanmış olan Saltanat Şurası’na kimlerin davet edildiğine ve Sevr Antlaşması’nın lehinde ve aleyhinde görüş bildirenlerin listesini göndermesine dair İstanbul Defterdarlığı’ndan Ali Fuad Bey’e gönderilen tahrirat.
Bu evrakı ve arşivde mevcut bulunan daha yüzlerce belgeyi görmezden gelip o günlerde yaşanmış bütün acıları da unutarak “Sevr diye bir andlaşma yoktur” demek en azından ayıptır, insafsızlıktır ve aklı başında bir tarihçinin yapacağı iş değildir!
Bugün hâlâ Sevr’in lehinde konuşan akıl ve idrak düşkünü birkaç bedbaht ortaya çıkıp “Bu andlaşmanın bazı bakımlardan Lozan’dan ileride olduğunu” söyleyebiliyor; hattâ neredeyse “Sevr de yoktur, İstiklâl Harbi de…” mantığı ile konuşanlara o zaman başka bir mantık ile başka tuhaf iddialarda da bulunabiliriz: Meselâ tarihlere “93 Harbi” diye geçen savaşta Rus ordusunun Yeşilköy’e kadar gelmesi üzerine 3 Mart 1878’de imzalamak zorunda kaldığımız Ayastefanos Antlaşması’nın şartlarının aynı senenin 13 Temmuz’unda Berlin Antlaşması ile hafifletilmiş olmasını gerekçe göstererek “Tarihimizde ‘Ayastefanos’ diye bir antlaşma yoktur, uygulanmamıştır, Ayastefanos sadece bir belgeden ibarettir” diye saçmalayabiliriz!
Yakın tarihimiz konusunda senelerden buyana zaten dünya kadar palavra atılıyor; şimdi de “Sevr antlaşma değildir, sadece bir belgedir” gibisinden komiklikler ilim dünyasını tebesümlere garkedecek ve birkaç nesil sonrasının ciddî tarihçilerinin gözünde komik, zavallı ve âciz bir vaziyete düşeceğiz!
~ALINTI~
Anıtkabir inşaat kontrol mühendisi
ödeyebileceğim” demişti.
Adını belki duyanınız vardır..
Sabiha Rıfat Gürayman;
İlk kadın mühendis…
İlk kadın voleybolcu…
İlk “Sarı Melek”…
Manastırlı bir subayın, çok genç yaşta yetim kalan kızı…
Mustafa Kemal’in manevi evlatlarındandı...
Fenerbahçe kadın voleybol takımının kuruluşu 1927’lere dayanır, lakin maç yapacak başka kadın takımı olmadığından kapanır.
Ancak içlerinde bir kız çocuğu vardır ki, erkek arkadaşları ile
Yüksek Mühendis Mektebinde oynamaya devam eder.
O kadar başarılıdır ki, onu Fenerbahçe erkek voleybol takımına alırlar. Fenerbahçe voleybol takımı, 1929 yılı İstanbul şampiyonluğunu; beş erkek, bir kadın oyuncu ile kazanır.
Beşiktaş ikinci, Galatasaray üçüncü olur.
Bu kızın adı, Sabiha Rıfat Gürayman’dır.
Fenerbahçe taraftarları O’na “Uçan Parmaklar” ismini takar.
Özetle ilk “Sarı Melek” dir; “O”..
Aynı zamanda Atatürk’ün izniyle Yüksek Mühendis Mektebine
(İTÜ) alınan, ilk kadın mühendis…
Mezun olduktan sonra Ankara’ya atanır. Uzmanlık alanı köprü yapımıdır.
Ankara Beypazarı yolundaki köprü, o dönem için zorlu bir projedir.
Sabiha Rıfat üstesinden gelir.
Köprü bugün, “Kız Köprüsü” adı ile anılır.
Hani; “Uçan parmaklardan, Sarı meleklere” uzanan bir köprü…
Zor kurulmuştur, çok zor yıkılır..
Hiç çocuğu olmayan Sabiha Rıfat, şehit çocuklarının okuması gerektiğini düşünmüştü. Bu yüzden de çalışma hayatında
elde ettiği tüm servetini İstanbul Teknik Üniversitesi Vakfı'na
ve Fevzi Akkaya Temel Eğitim Vakfı'na bağışlamıştı. Bu vakıflar aracılığıyla burslar vererek birçok şehit çocuğunun
eğitim masraflarını karşıladı.
Cumhuriyet devrimlerinin ve Atatürk gençliğinin münevver evladı Sabiha Rıfat Gürayman Hanım’ı 4 Ocak 2003 tarihinde kaybettik.
Bayraklı Doğançay mezarlığında ebedi uykusundadır şimdi..
Rahmet ve minnetle anıyoruz..
Kaynak:Tarihin derinlikleri
İlahi nizam ve kainat 3 evren bir bütündür
Evren bir bütündür. Bu bütün; dünyalar, sistemler, âlemler dediğimiz
birbirinden farklı birtakım parçalardan oluşmuştur. Evrende her âlemin kendisine özgü bir özelliği vardır. Ve bu özellikler ruhların tekâmül ihtiyaçlarına göre ayarlanmıştır. İşte aslî madde ya da madde cevheri dediğimiz şey, bu evren bütününün ana maddesini, mayasını oluşturan mutlak hareketsizlik ve şekilsizlikle nitelenmiş amorf bir madde hâlidir. Bu cevher ilk harekete geçtiği andan itibaren gittikçe karmaşıklaşarak, birbirine oranla daha yüksek karakter değişimlerinin eşlik ettiği aşamaları meydana getirir.
Biz bu madde aşamalarına, madde evrenini dolduran ve birbirine göre değişik özellikler sunan âlemlerin birer çekirdeği ya da aslî maddesi deriz. Çünkü birbirinden daha gelişmiş görünümlere ortam olan bu âlemlerin aslî maddeleri, ancak kendi âlemlerine özgü hareket ve şekilleri meydana getirebilmek yeteneğindedirler. İşte her âlemin ilk maddesi ya da atomu, evren aslî cevherinin ilk hâlinden evren bütününe kadar yükselen yürüyüşünde, vardığı menzillerden biridir ki bu menzillerin her biri o âlemin karakterini bünyesinde taşır.
* * *
Herhangi bir âlemin aslî maddesi, o âlemin ilk maddesidir. O ilk maddede, o âleme özgü bütün hâl ve şekillerin özü vardır. Bu hâl ve şekilleri meydana getiren unsur da harekettir. Hareketlerin nitelik ve karakterleri ise her âlemin kendi özelliklerini doğuracak tarzda değişiktir. Yani her âleme özgü ayrı hareket tarzı vardır. Bundan dolayı, bir âlemin ilk aslî maddesi olan atom ya da çekirdek, o âlemin henüz hareketlerini açığa vurmadığından, o âlem için hareketsiz ve amorf durumda bulunur. Bu ilk atomlar ilk hareketleri göstererek, çeşitlendirerek, arttırarak ve hızlandırarak o âleme özgü bütün hâl ve şekilleri yavaş yavaş meydana getirirler.
Maddelerin, yukarıdan aşağıya indikçe hareketten hareketsizliğe, faaliyetten atalete doğru yürümelerinin değişmez bir kural hâlinde görünmesi de bu hakikatin bilimsel gözlemini oluşturur.
En yüksek ve gelişmiş maddeler, hareketleri en karmaşık ve çok olanlardır. Buna karşılık, maddeler gelişim hiyerarşisinde aşağılara doğru indikçe hareketleri azalır, basit hâllere geri dönerler ve sonunda o âlemdeki hareket olanaklarına oranla sıfıra yakın bir durum alırlar.
* * *
Aşağılara inildikçe hareketlerin azalması değerli diğer bir gözlemi daha verir. Madde hareketlerinin azalması ve basitleşmesi, maddelerin ilkelleşmesini gerektirdiği gibi, o maddeye dışarıdan gelen tesirlerin azalması ve basitleşmesi de madde hareketlerinin o oranda azalması ve basitleşmesi ile sonuçlanır. Örneğin, hidrojen ve uranyum atomunun bünyesini gözlemleyenler bu hakikati orada görürler.
Hidrojen atomu sayısız nitelik ve nicelikteki hareketlerle nitelenmiş bir madde hâlidir. Bu atomun daha karmaşık şekli olan uranyum atomu bunun birçok katı fazla ve karmaşık hareketleri içinde taşır.
Aynı şekilde, bir hidrojen atomunun etrafına yaptığı tesir uranyumunkinden daha azdır. İşte uranyumun hidrojene göre etrafına yaptığı tesirlerin yüksekliği ve fazlalığı onun, hidrojenden daha çok tesir almakta olduğunu gösterir. Tesirler ancak maddelerde neden oldukları hareketlerle göründüklerinden uranyum atomunun hareketleri hidrojeninkinden daha çok ve karmaşıktır. Bundan dolayı, burada uranyumun, etrafına fazla tesir göndermesi fazla tesir almakta olduğunu, yani kendisine gelen tesirlerin o oranda tepkilerini göstermekte olduğunu ifade eder. Çünkü hiçbir tesir tek taraflı değildir ve maddede ne hareketsiz tepki olur, ne de cevapsız kalan hareket olur.
* * *
Bütün hâl değiştirmeler, bütün şekil almalar ve şekil değiştirmeler ancak hareketlerle ve hareketlerin çeşitlenmeleri ile mümkün olur. Böyle olunca âlemimizin henüz hiçbir hareketini göstermeyen aslî maddesinin de dünyamıza özgü hiçbir hâl ve şeklinin hemen hemen var olmaması gerekir. Bu yüzden ona, âlemimizin amorf, yani şekilsiz maddesi diyoruz. Öyleyse aslî madde, dünyamızın idraki karşısında ancak teorik olarak düşünülüp kabul edilebilen ve görünürde yokluk ifade eden bir realitedir ki bu realitenin, dünyamıza özgü çeşitli biçimlerini alabilmesi için, yeryüzü küresine ait bir sürü değer kazanması ve gelişim kademelerinden geçmesi gerekir.
* * *
DEVAM EDECEK
Doğru Kararlar ve His Mekanizması rrbilmek
Kararlarımızı verirken dışarıdan gelen uyarımlara değil de, içeriden gelen uyarımlara uygun davranmak çok ideal ve üstün bir durumdur. Fakat şunu da unutmamak gerekir ki, biz insanlar henüz hissi planın üstesinden gelmiş, hislerimizi kontrol altına alabilmiş, his mekanizmasının çalışmasının temelini öğrenmiş değiliz. Bugün bizim bildiklerimiz, bilginin %5'ini bile teşkil etmez. His mekanizmasının astral plandaki çalışmasıyla bu plandaki çalışması arasındaki büyük bağlantıların temelini öğrenmek istiyorsak, astral plandaki astral hislerin neler olduğunun farkında olmamız gerekir ki, onların tezahürleri hakkında bir yargıya varabilelim.
Demek ki, şu andaki beşerin yani dünyadaki tekamül sürecini tamamlayabilmek için seçmiş olduğu bir bedene enkarne olmuş, ona konsantre olmuş olan varlığın enformasyon alabilmesi ancak hisleri kanalıyla mümkün olmaktadır. Bilgi edinmek, kognitif durum (*), büyük ölçüde hislerimiz vasıtasıyla gerçekleşmektedir. Biz, hisleri araç olarak kullanmak suretiyle enformatik bilgiye ulaşabilmekteyiz.
Onu alıp kullanabilme, değerlendirebilme yolunu seçmeye mecburuz. Bu durumda kararlarımızı verirken muhakkak ki birçok şey kendiliğinden oluşmakta, birçok 'şey de dışarıdan gelen hissi uyarmalar tarzında olmaktadır. Yani dışarıdan gelen uyarılar olmadan bizim doğru kararlar vermemiz pek mümkün değildir. Daha doğrusu vermiş olduğumuz kararlar tamamen kendimize ait değildir; tüm kararlarımız kendi şahsi irademizin meydana getirdiği yahut seçtiği hedeflere bağlı olarak oluşmazlar. Hissi realitenin içinde bulunmamızdan dolayı, sürekli olarak uyarılar altında yaşamak zorundayız. Her yerden uyarılar, ikazlar gelmektedir.
Ergün Arıkdal
Sonsuzluk Yolcusu; Evrensel İnsan – Sf:20,21
(*) : Kognitif (bilişdel) kelimesi anlam olarak kişinin meydana gelen olay ve durumları anlama, kavrama ve yorumlama gibi zihinsel yeteneklerini aktif bir şekilde kullanmasını sağlayan işlevleri ifade etmek için kullanılan bir terim olmaktadır.
Matematik ve Geometrik Kavramlar
Matematik ve Geometrik Kavramlar lar
Üç, beş, on… gibi kullandığımız soyut matematik kavramlar bize hiçbir şey ifade etmez. Üç rakamı bize mutlaka üç ‘şey’ ile fikir verebilir. Eşyayı ve maddi düşünceyi ortadan kaldırdığımız anda bütün rakamlarımızın hiçbir kıymeti kalmaz. Demek ki, matematik kavram geometrik kavram ile birleştiği zaman manalanır.
Acaba bütün rakamlarımızın geo metrik karşılığı kâinatımızda var mıdır? Âlemimizde geometrik kavrama uygun gelen yalnız diğer rakamlar ise ancak bu rakama muallak ( bağlı ) olan itibari rakamlardır.
Hülâsa kâinatımızda üç buuttan fazla veya eksik buutlu bir maddenin mevcudiyeti mümkün değildir. Âlemimizde üçten başka hiçbir rakamın bağımsız geometrik bir anlamı yoktur. Onlar ancak üç değerli birimlerin kesirlerini veya katlarını ifade etmekten başka bir işe yaramazlar.
Netice olarak denilebilir ki :
Biz üç buudun şartlarıyla çevrilmiş âlemimizin dışında kalan maddi varlıkları ve onların tabi oldukları kanunları hiçbir vasıta ile tetkik edip anlamak imkanına malik değiliz. Bu husus bizim için bir zarurettir. Bu işi başarabilmek için tek çaremiz, buut şartları değişik olan diğer bir âleme intikal etmektir.
Bedri Ruhselman
Ruh ve Kâinat - Kâinat ve Buut Meselesi –Sayfa:26-27
Kastamonu’da 70 yıl önce “otobüs” yapılıyordu
Kastamonu’da 70 yıl önce “otobüs” yapılıyordu
“Şehir değil şiir” olduğumuz yıllarda “ağır sanayi” vardı Kastamonu’da, “efsane” ustaların atölyesine “kamyon” giren ağır vasıta “otobüs” olup çıkardı, ülkenin dört bir tarafındaki otobanlar “ağlardı”…
“Karoser” sanayisi alıp başını yürümüştü ilimizde.
“Endüstriyel” oto fabrikalarının adım atmasına henüz yıllar vardı ülkemize, ithal otobüs fiyatları el yakıyordu, çare “el emeği” ile otobüs icat etmeye bakıyordu, öyle de oldu, ülkemizin kimi illerinde olduğu gibi Kastamonu da kendi otobüsünü kendisi yaptı…
Kamyondan otobüs çıktı.
“İnter”, “Vabis” misali dönemin ağır tonajlı kamyonları, her ne kadar yakıt vesaire masrafları işletmeciye çok da olsa, Kastamonulu ustaların elinde otobüse dönüştü…
Uzun burunlu kamyonların sırtına yerleştirilen “karoser” sayesinde şehirlerarası yollar “otobüs” gördü.
1940’ların sonundan başlamak üzere 1970’li yılların başına kadar “karoser” fırtınası esti Türkiye karayollarında, 1960’lı yıllarla birlikte “ithal ikameci” ekonomi sisteminin ülkemizde dal budak sarmasıyla yurtdışı şirketlerin yerli acenteleri “montaj” üzerine kurdukları fabrikalar ile Anadolu sanayisini tahtından ettiler…
Kamyondan otobüs icat eden “yerli sanayi” öldü.
1940’lı yıllarla birlikte Kastamonu’da “karoser” sanayisi oluştu…
Hem de adeta “site” oluşturacak yoğunluktaydı.
Kastamonu’yu yeniden “üreten” bir kafaya çevirmek, özel sektöre ekonominin başrolünü oynatmak, ili bir bütün olarak devletten çare beklemeyecek güce kavuşturmak günümüzün öncelikli görevi…
Aksi istikamet (bugünkü rotamız) “terki diyar”.
Evvela o “ruhu” yaratmak aslolan…
Örnek “70 yıl öncesi”.
Çünkü…
Bir değerli dostumuzun sözünü yineleyerek mazinin kıymetinin altını çizeyim; “Bugün 70 yıl geriye gitsek, 170 yıl ileri gideriz”.
Bilgi: Kastamonu Bozkurt ve Köyleri
KAZAKİSTAN DA 3 BİN 400 YILLIK PİRAMİT BULUNDU
Mossad Neden İsrail Tel Aviv İslam Üniversitesi'ni Kurdu?
Ülkelerin Ay'a Seyahat Merakı
Bugün, Atamızla aynı iman ve katiyetle söylüyoruz ki,
Milli ülküye, herşeye rağmen tam bir bütünlükle yürümekte olan Türk milleti 'nin (ne mutlu Türküm diyenin) büyük millet olduğunu, bütün medeni alem az zamanda bir kere daha tanıyacaktır.
Asla süphemiz yoktur ki, hızla inkişaf etmekte olan Türklüğün unutulmus büyük medeni vasfı ve büyük medeni kabiliyeti, yarının yüksek medeniyet ufkundan yeni bir günes gibi doğacaktır!
Ne mutlu Türküm diyene!.
Bunları Biliyor muydunuz?
* 1-Che Guevara, 1967 yılında Bolivya’da yakalanıp öldürüldüğünde sırt çantasından; “Atatürk’ün... Büyük NUTKU’nun” çıktığını...”
* 2- Fidel Castro nun:12 Mayıs 1961 tarihinde Havana'da görevli genç Türkiye diplomatı Bilal Şimşir'den ABD NİN BİLGİSİ OLMAMASI şartıyla "Atatürk'ün Büyük Nutuk Kitabını" istediğini... Ve: "Devrimci M.Kemal ATATÜRK varken, Türk gençleri neden kendilerine başka önder arıyorlar?" dediğini,
* 3- 1935'teki Uzun Yürüyüş öncesinde Şankay Meydanı'nda toplanan binlerce Çinliye seslenen Mao'nun ilk sözlerinin : "Ben, Çin'in Atatürk'üyüm. ."olduğunu,
* 4- Yunan başkomutanı Trikopis`in, hiçbir zorlama ve baskı olmadan her Cumhuriyet bayramında Atina'daki Türk büyükelçiliğine giderek, Atatürk`ün resminin önüne geçtiğini ve saygı duruşunda bulunduğunu,
*5- 1938'de, General McArthur'un en zor, en problemli, en buhranlı döneminde, danışman, senatör ve bakanlarından oluşan yüz yirmiden fazla kişiye; "Şu anda hiçbirinizi değil, büyük istidadı ile Mustafa Kemal'i görmek için neler vermezdim" dediğini,
* 6- 1938'de Ata`nın ölümünde Tahran gazetesinde yayınlanan bir şiirde;"Allah bir ülkeye yardım etmek isterse, onun elinden tutmak isterse başına Mustafa Kemal gibi lider getirir" denildiğini,
* 7- 2006'da ise AB Uyum yasaları gereğince devlet dairelerinden Atatürk resimlerinin kaldırılmasının istendiğini ...





















