CUMHURIYET AHLAK ÜSTÜNLÜĞÜNE DAYANAN BİR ÜLKÜDÜR, CUMHURİYET ERDEMDİR
FRANSA ERMENİ TOPLUMU ve TÜRKİYE: PROPAGANDA ve LOBİCİLİK - Dr. Samim AKGÖNÜL

Giriş


Bu yazıyı yazarken karşıma bazı terminolojik güçlükler çıktı, örneğin makalenin konusu olan toplumu isimlendirmede. [i] Önümdeki seçenekler şunlardı: Fransa Ermenileri, Fransız Ermenileri, Fransız Ermeniler, Ermeni Fransızlar, Fransa Ermeni topluluğu, Fransa Ermeni Toplumu. Bu yazıda en sık kullanılan terim sonuncusudur. Elbette bu seçim eleştirilebilir, Fransa’da Anayasal olarak toplumların, diğer bir değişle cemaatlerin bulunmadığı bilinmektedir. Ancak yazının amacı, de jure olmasa da de facto cemaatlerin bulunduğu tezinden hareketle, bu cemaatin işleyiş mekanizmasını incelemek olduğundan bu tercih yapılmıştır. Kaldı ki diğer terimler bizi ilgilendiren bireylerin Fransızlıkla Ermenilik arasında bir ayırım yaptıkları intibasını uyandırabilir. Oysa durum böyle görünmemektedir. Fransız Ermenileri’nin en ünlülerinden biri olan Charles Aznavour “kendimi 100 % Fransız, 100 % Ermeni hissediyorum” diyebilmektedir. [ii] Böyle birşeyin mümkün olup olmadigini psikologlara birakarak bize bu duyguya uygun olarak yazmak kaliyor. Aşagidaki makaleyi okurken bu iki güçlügü göz önünde bulundurmak gerekmektedir.
Türkiye’nin Ermeni sorunu olarak adlandırabileceğimiz bir sorunu var mıdır ? Bu sorunun cevabı bakış açısına, tarihteki dönemlere veya Ermeni sorunu kavramına yüklenen anlama göre değişebilir. Ancak, diaspora olarak adlandırılan, ve Ermenistan dışında yaşayan Ermeni kökenli başka ülke vatandaşları için Türkiye sorunu olarak tanımlayabileceğimiz bir problemler dizisinin olduğu tartışılmaz. Elbette burada bahsettiğimiz cemaatlerdir ve bireyler bazında bu konuya daha soğuk kanlı, daha barışçıl ve hatta daha ilgisiz yaklaşanlar da vardır. Gene de son analizde Ermeni diasporasının Türkiye devletinin varlığına, prensiplerine, toprak egemenliğine ve seyrek de olsa bu devletin vatandaşları olan Türklere karşı bir tutum içerisinde olduğu da bir kuşku götürmez. Bu tutumun millî bir politika olduğunu söylemek de mümkündür. Bahsi geçen politikayı tarif etmek ilk bakışta kolay olabilir. Bütün diasporanın kilitlendiği nokta “soykırım”ın Türkiye Cumhuriyeti Devleti tarafından resmi olarak tanınmasıdır. Diasporayla özdeşleşmiş olan hemen hemen bütün kurumların enerjilerinin büyük bir kısmı bu konuya odaklanmıştır. “Soykırım” kavramının Türkiye tarafından tanınması için sarf edilen ve kısaca lobicilik olarak nitelendirebileceğimiz bu büyük çabanın “katmerli” sonuçları olması kaçınılmazdır. Bu durum Ermenistan’ın bağımsız bir devlet olarak uluslararası sahneye çıkışından beri daha da karmaşık bir hal almıştır. Bu lobiciliğin kademeli etkilerini şöyle sıralayabiliriz :- Türkiye üzerindeki etkileri ki bunlar Türkiye’nin devlet politikası üzerine olan etkileri ve Türk kamuoyunun Ermenilere bakış açısına olan etkileri olarak ikiye ayrılabilir.- Ermenistan üzerindeki etkileri. Ermenistan’ın özellikle Türkiye’ye karşi tutumu ve politikalarini diasporanin tutumu etkilemektedir. Ancak yakindan bakildiginda diaspora içindeki ‘şahinler’ olarak nitelendirebileceğimiz bir grubun Ermenistan’ın Türkiye politikasını fazla yumuşak bulduğunu da belirtmek gerekir.- Batı devletleri (Avrupa ve ABD) ve batı kamuoyu üzerine olan etkileri ki lobiciliğin en önemli sonuçları bu alanda görünmektedir. Bazı batı devletlerinin ve yine bazı uluslararası kurumların “soykırım”ı tanımaları bu etkininin sadece görünen kısmı olup, bizce asıl önemlisi batı kamuoyunda yıllar boyunca yaratılan Türkiye ve daha da vahimi Türkler aleyhine yaratılan atmosferdir.- Ve son olarak diasporaya etkileri. Bu şiddetli lobicilik faaliyetlerine Ermenistan’da yaşamayan Ermenilerin tepkisini ölçmek bir hayli zordur, ancak iki türlü duygunun varligindan söz edebiliriz. Bunlardan birincisi kelimenin tam anlamiyla (kelimelerden korkmanin geregi yok) nefrettir. Türkiye ve Türkiye’yle ilgili olan herşeye duyulan ve kolayca dile getirilen bir nefret. Ancak bu duygunun tek oldugunu söylemek haksizlik olur. Günlük yaşamda Ermeni diasporasina mensup münferit ilişkilerde Türkler’e karşi samîmi duygular besleyen, Türk karşiti propagandaya tepkilerini dile getiren, konuya biraz nostaljik de olsa barişçil bir söylemle yaklaşanlarin sayisi da az degildir. Bu çerçevede bir noktaya dikkat çekmek gerekmektedir. Ayni kişiler degişik ortamlarda, degişik olaylar karşisinda ve degişik muhataplarla farkli, hatta zit söylemler telaffuz edebilmektedirler ki bu son derece dogaldir. Bu yüzden konuya manichéen bir bakiş açisiyla yaklaşmak son derece yanliş olur.
Bu yazida Ermeni topluluklarinin en önemlilerinden ve en etkililerinden olan Fransa Ermeni cemaatinin Türkiye’ye bakış açısını irdelemeye çalışacağız. İlk olarak bu topluluğu tanıttıktan sonra cemaatin ileri gelenlerinin lobicilik faaliyetlerini analiz edeceğiz ve Fransa Ermenileri’nin düzenli yayınları ışığında bu topluluğun Türkiye’ye ve Türk halkına olan duygularını ölçmeye çalışacağız.Fransa Ermeni ToplumuDünyadaki bütün Ermeni asıllıların toplamı 6,5 milyon olarak tahmin edilmektedir. Görüldüğü gibi son derece küçük sayılabilecek bu milletin en azından Batı Dünyası’ndaki tanınma oranı büyüklüğü ile ters orantılıdır, bu da konumuz olan propagandanın ne kadar başarılı olduğunu göstermektedir. Ermenilerin aşağı yukarı 5 milyonu eski Sovyetler Birliği ülkelerinde yaşamakta ve yaklaşık 3,5 milyonu 1991’den beri Ermenistan vatandaşidirlar. Geriye kalan 1,5 milyon Ermeni diasporasini oluşturur. Diasporanin odaklandigi en önemli ülke Amerika Birleşik Devletleri olmakla birlikte (800 000 kişi) Avrupa’daki en önemli topluluk Fransa’da bulunmaktadır. Günümüzde Ermeni asıllı Fransız vatandaşlarının sayısı 350 000 ilâ 400 000 arasında tahmin edilmektedir. Ayrıca 1991’den beri Ermenistan’dan göç devam etmekte ve Fransa, ABD ile birlikte, en önemli göç ülkelerinden biri olarak karşimiza çikmaktadir. [iii] Bu tabloya Lübnan ve Kibris gibi bazi Orta Dogu ülkelerini de eklemek gerekir ki sayica küçük de olsa Lübnan Ermeni azinliginin özellikle 1980’lerde Asala vasıtasıyla adını duyurduğunu gözden kaçırmamak gerekir.
Fransa Ermenilerinin büyük bir kısmı Paris ve çevresinde yaşamaktadırlar. 1930’lu yıllardan beri bazı Ermeni yerleşim birimleri ortaya çıkmıştır, yoğun olarak bulundukları en önemli yerler olarak Alfortville, Maisons-Alfort ve Issy-les-Moulineaux gösterilebilir. Ayrıca Marsilya ve Lyon gibi büyük şehirlerin etrafında da çeşitli Ermeni grupları yaşamaktadır.
Ermeni çağdaş millî mitolojisinde Fransa’nın ayrıcalıklı bir yeri olduğu tartışılmaz. 1914’den önce sadece 4 000 Ermeni barındıran bu ülkenin [iv] bu gün 400 000 Ermeni asıllı vatandaşı olması bunun kanıtıdır. Fransa’ya göç 1915’den itibaren başlamiş, Ermenistan’ın Sovyetler Birliği’ne katılması, Fransa’nın Ermeni asıllı Osmanlı vatandaşlarının yoğun olduğu Adana bölgesinden çekilmesi (1921) ve Sèvres Antlaşması’nın Lausanne Antlaşması’yla kadük olması (1923) ile devam etmiştir. Ermeniler için Fransa bir sığınma devletidir. Birçok araştırmacı Ermeni diasporasının ‘doğum belgesinin’ 1915 olayları ve ‘doğum yerinin’ Fransa olduğu konusunda birleşmektedirler.
1925 ile 1938 yıları arasında 63 000 Ermeni Suriye’den, Lübnan’dan, Türkiye’den, Yunanistan’dan ve Sovyet Ermenistan’dan Fransa’ya göç etmişlerdir. Fransa seçimi 19. yüzyildan beri bu ülkede aktif olarak bulunan bir Ermeni ticaret kolonisinin bulunmasina ve Ermenilerin sürgüne gittikleri Suriye ve Lübnan’daki Fransız varlığına bağlanabilir.
Fransız Ermenileri’nin tarihinde ilginç ve acılı bir tecrübe İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra yer alır. 1945’den sonra Stalin Ermeni diasporasının Sovyet Ermenistan’ına dönüşüne izin verir. Amaç Ermenistan’ın nüfusunu yükseltip Türkiye’den toprak talebine bahane hazırlamaktır. Bu çerçevede bütün dünyadan 100 000 Ermeni Ermenistan’a bir ütopyayı gerçekleştirmek için (İsrail gibi) isteyerek göç eder (NERKATH/ Geri dönüş). Bunların arasında 7 000 Fransız Ermenisi de bulunmaktadır. Bu tecrübe tam bir hüsranla sonuçlanmış ve gidenlerin çok büyük bir kısmı geri dönmüşlerdir. Kısacası Fransa ikinci defa bir sığınma ülkesi olmuştur. Ermenistan’ı bu terkediş Ermeni toplumunda bir bölünmeye sebep olmuştur. Diaspora ve Ermenistan’daki Ermeniler biraz daha uzaklaşmiş, siyasi farkliliklar daha da göz önüne çikmiştir. Ermenistan’dakiler daha çok Hınçak ve Ramgavar gibi partilere yakınken (Sovyet yanlısı), diasporada, özellikle Fransa’da, Taşnak partisi sempatizanlari öne çikmiştir (Sovyet karşiti). Bu bölünme diaspora ile Sovyet Ermenistan ilişkilerini germiş, uzun süreli ideolojik bir rekabet ortaya çikmiştir. Bu rekabetin Ermenilerin Türkiye’ye bakış açısı ve Türkiye’ye karşi yürütülen politikalar açisindan önemi büyüktür. 20. Yüzyilin ikinci yarisi boyunca diaspora Ermenileri Türkiye’ye karşi daha ‘şahince’ bir tutum göstermişlerdir. Bu durumda Sovyet Ermenistan’ın politikalarında serbest olmamasının da payı vardır.
Ermenistan’a giden Fransız Ermenileri’nin Fransa’ya dönüşü ile birlikte, Fransiz Ermeni cemaatinin etnik görünümü de degişmeye başlamiştir. 1950’lerin başindan itibaren Filistin ve Dogu Avrupa Ermenileri ve 1975’den sonra Lübnan savaşindan kaçan Ermeniler, Iran Islam devriminden kaçanlar ve Türkiye’deki 1980 askeri darbesinden sonra Fransa’ya göç edenler, ayrıca Fransa’nın göçmen aileleri birleştirme politikasıyla bu ülkeye gelen Ermeniler, Fransız Ermeni cemaati için adeta bir taze kan olmuşlardır. 1980’lerde artık 1915 göçünün yarattığı cemaat değişmiş, genişlemiş ve çeşitlenmiş bir görünüm almıştır.1988’deki büyük deprem, batıya göçü tekrar canlandırmış ve Sovyet Ermenistan’ının çöküşünden itibaren gene batıya ve özellikle Fransa’ya göç hızlanmıştır. Görüldüğü gibi Fransa Ermenileri tek bir kültür, tek bir coğrafi köken ve hatta tek bir dini inanış göstermemektedirler : « Ermeni kökenli Fransızları ayıran çok büyük farklılıklar vardır... Fransız orta sınıfı içinde erimiş Lübnan, İran, İstanbul kökenli Ermenice konuşan ama aynı zamanda kozmopolit olan Ermeni burjuvazisi... ; işçi sınıfından Türkçe veya Kürtçe konuşan Anadolu Ermenileri ki bunların çoğu muhafazakar Hıristiyan olup, geçmişleriyle ilgileri kalmamıştır ve Arnouville, Alfortville, Issy-les-Moulineaux gibi banliyö şehirlerinin sosyal kontlarında sıkışıp kalmışlardır; Beyrut, Şam, Cezayir gibi önemli Ermeni şehirlerinden gelen ‘eski’ Ermeniler ki bunlar da kimliklerine ve dillerine çok bağlı ve ‘Ermeni davası’nın militanlarıdırlar ». [v]
Bu bölünmüşlük durumunun Türkiye açısından önemli bir sonucuna dikkati çekmek gerekir. Dışardan, daha doğrusu Türkiye’den görünenin aksine, Fransa Ermenileri soydaşlarinin Fransiz toplumu içinde gereginden fazla eridiklerini, kimliklerini kaybettiklerini ve en önemlisi yeterince Ermeni davasina angaje olmadiklarini düşünmektedirler. Aşagi yukari 350 000 Ermeni asilli Fransiz’ın içinde sadece 5 ilâ 20 bininin Ermeniliğe bağlı kaldığını iddia etmektedirler. Fransa Ermenileri’nin yayınladığı süreli yayınlar aracılığıyla 5 ilâ 10 bin Ermeni, Ermenistan, Karabağ ve diaspora ile ilgili haberleri takip etmekte ve sadece çok azı günlük hayatlarında Ermenice’yi kullanmaktadırlar. Ermeni okullarındaki çocukların sayısı toplam 2 000’i geçmemektedir. [vi]
Ermeni cemaatinin ileri gelenlerinin en büyük korkusu genç Fransız Ermenilerinin ‘dava’dan kopması, “soykırım”ı unutması, ve Ermenistan ile ilgilerini kesmesi olarak görünmektedir. Bütün azınlık gruplarının korkulu rüyası olan asimilasyon bu cemaatte de doğal olarak mevcuttur. Bu tehlikeye karşı alınan en önemli önlem, kurumlaşma, propaganda, ve dernekleşme olarak görünmektedir. Gerçekten de Fransız Ermenilerinin sıkı olarak nitelendirilebilecek bir dernek ve yayın ağı olduğunu belirtmek gerekir.1920’lerden itibaren bütün göçmen gruplarda görüldüğü gibi, Ermeniler de Osmanlı İmparatorluğu’ndaki bütün dernek, siyasal gruplaşma, kilise gibi kurumlarini yeni ülkelerine, yani Fransa’ya taşimişlardir. Kiliselerin yaninda en önemli devamlilik siyasal partilerde görülmektedir. Bu partilerin en önde gelenleri arasinda aşagidakileri sayabiliriz :
- Hinçak Partisi Marksist ve popülisttir. Sovyet Ermeni Cumhuriyeti’nin yanında yer alır, bu yüzden Fransa’daki etkisi kısıtlıdır.- Taşnak Partisi ya da ‘Ermeni Devrimci Federasyonu’ 1914’den önceki Ermeni faaliyetlerinin önde gelen partilerindendir. 1918-1920 arasında Ermenistan Cumhuriyeti’nin yöneticileri bu partidendirler. Ermenistan’ın sovyetleşmesinden sonra üyelerinin çoğu sürgüne gitmiş ve faaliyetlerini diasporada sürdürmüşlerdir. Bugün de en geniş Ermeni siyasal hareketi Taşnak olarak görülmektedir.- Ramgavar Partisi ise Ermenilerin liberal burjuva kesimini temsil etmektedir. Daha çok elit ve zengin tabakaya hitap eder. Ermeni Genel Yardımlaşma Birliği isimli kurum bu partiye bağlıdır.1930’lardan itibaren, bu partilere bağlı olarak, Osmanlı İmparatorluğu’nda bulunan bütün Ermeni teşkilatlari Fransa’ya taşinmiştir. Bu teşkilatlarin ki bir çogu yardimlaşma dernekleridir, Ermeni kimliginin Fransa’da korunmasındaki katkıları yadsınamaz. [vii]Bu dernek ağında en başarılı olan Taşnak Partisi olarak görülmektedir. Partinin Paris’teki merkezi aynı zamanda birçok derneğin de merkezi durumundadır, bunlardan en önemlileri ‘Nor Seround’ [viii] ve ‘Fransa Ermenileri’nin Mavi Haçı’dır. [ix] Gene bu merkezde ‘Ermeni Kültür Evi’ [x] , Genç Taşnaklar Hareketi (ki Hayastan isimli bir yayin organlari vardir), ‘Ermeni İzcileri’, [xi] gibi teşkilatlanmalar görülebilir.
Siyasi plandaki iki başlilik, dernekler bazinda da görülmektedir. Taşnak Partisi’nin rakibi Hınçak Partisi’nin de etrafında birçok dernek bulunmaktadır. Bu Sovyet yanlısı Parti’nin kuruluşlari, Ermenistan kuruldugundan beri diger derneklere yaklaşmaya başlamişlardir. Bu kuruluşlarin başlicalari ‘Kızıl Haç’ (ki Mavi Haç’ın rakibidir), ‘Fransız Ermeni Gençliği Hareketi’ (Mouvement de la Jeunesse Arménienne de France, J.AF.), ‘JAF yanlısı İzciler Organizasyonu’ (Organisation des Scouts jafistes) olarak belirtilebilir. JAF Fransa’nın kurtuluşu sırasında kurulmuştur, bu dönemde Fransız Komünist hareketinin ne kadar güçlü olduğu göz önünde bulundurulursa Hınçak’ın bu dönemdeki önemi daha iyi anlaşılabilir. 1948’den itibaren Décines, Lyon, Valence, Paris, Alfortville, Sevran gibi şehirlere yayilmiştir. Ancak daha çok Sovyet Ermenistan’ı ile ilgilendiği için diasporada çok büyük bir yankı uyandırmamıştır. Dernek iki bölümden oluşur, daha yaşlıların bulunduğu Fransa Ermenileri Fransız Kültür Birliği (Union Culturelle Française des Arméniens de France) ve daha gençlerin bulunduğu adı geçen JAF. Özellikle 1960’lara kadar bu iki derneğin düzenlediği balolar, tiyatro gösterileri vb. bütün Ermenilere hitap etmekteydi.
Son olarak Ramgavar Partisi’nin etrafındaki dernekleri belirtebiliriz. Elit tabakasının partisi durumunda olan bu partinin en önemli kuruluşu ‘Ermeni Yardımlaşma Genel Birliği’dir (Union Générale Arménienne de Bienfaisance U.G.A.B.). Oldukça eski bir dernek olan bu kuruluş (1906’da Kahire’de kurulmuştur), 1910’lu yıllardan beri Marsilya’da faaliyet göstermektedir. Bütün Avrupa’da 22 000 üyesi vardır ve son derece güçlü bir mali yapıya sahiptir. 1990’larda sermayesinin 700 milyon Frank’a ulaştigi söylenmektedir. Bu servet sayesinde birçok okul ve kültür merkezini de işletmektedir. Ayrica biri Suriye’de diğeri ise ABD’de olmak üzere iki de tatil kampı her yaz bu dernek tarafından düzenlenmektedir. Ermenistan ile ilişkileri oldukça güçlüdür. Ramgavar Partisi’nin görüşüne göre Sovyet Ermenistan’ı Türkiye’ye karşi en büyük güvenceydi, 1989’dan sonra da mali kaynaklarının büyük bir bölümü gene Türkiye’ye karşi güçlü bir Ermenistan’ın yapılandırılması için kullanılmaktadır. Kısacası bu partinin ve etrafındaki derneklerin kaynaklarının büyük bir kısmı Ermenistan’a yönelmekte ve diasporayı ihmal etmektedir. Gene de Fransa’daki 5 şubesiyle (Marsilya, Lyon, Vienne, Valence ve Paris) UGAB Fransa Ermenileri’nin zengin tabakasına hitap eder, Paris’teki Ermeni Etütleri Kütüphanesi (ki 30.000 cilt belge bulunmaktadır) gene bu dernek tarafından işletilmektedir. Ayrıca Raimcy’de bulunan Tebrotzassère Ermeni Okulu, Paris’teki Ermeni Öğrenciler Evi ve Manukyan Kültür Merkezi yine bu derneğe bağlıdır.
Bütün adı geçen siyasi partiler ve bunlara bağlı dernekler Fransız Ermenilerinin sosyal yaşam çevrelerini oluşturmaktadırlar. Aralarında ideolojik ayrılıklar olsa da hepsini birleştiren nokta zaten çok küçük olan bu milletin diasporada kaybolmasını önlemektir. Hepsi, kendi çaplarında, sosyal faaliyetlerin yanında de facto birer propaganda kurumları haline gelmişlerdir. Söylemek istediğimiz bu derneklerin sosyal faaliyeterinin yanında Ermeni cemaatinin Fransa’daki görünürlüğüne de (visibilité) katkısının yadsınamaz olduğudur.Genç nesillerin bu dernek faaliyetlerine aktif olarak katılmaya devam ettikleri gözlemlenebilir. Ancak bu faaliyetlerin mahiyetinde ve derneklerin doğasında bir değişiklik olduğu da yadsınamaz. Bütün göçmen topluluklardaki gibi, ki bu Fransa’daki Türkler için de geçerlidir, üçüncü ve daha genç nesillere mensup olanlar ‘anavatan’ kavramından uzaklaşıp kendi vatanları olarak gördükleri doğdukları ülkeye odaklanmaktadırlar. Anavatana olan bağlılık sürse de göç kavramı sulanmakta, faaliyetler her geçen gün yaşanılan ülkeye yönelmektedir. Bu durum Fransız Ermenilerinde de görülebilir. Yeni dernek faaliyetleri buna bir örnektir. Fransa’da adı geçen partilere bağlı olmadan çalışan 300’den fazla Ermeni derneği bulunmaktadır. Bu noktada Fransa’da sivil toplum örgütlerinin çok güçlü ve yaygın olduklarını da vurgulamak gerekir. Bu dernek ağı her meslek ve sosyal kategoriyi içine alacak şekilde gelişmiştir. Partilere bağlı derneklere bir tepki olarak doğan bu kuruluşlar kültürel, sosyal ve mesleki faaliyetlerin yanında dolaylı olarak lobicilik aktivitelerine de katkıda bulunmaktadırlar. Yardımlaşma dernekleri, spor klüpleri, dans grupları, kültür dernekleri ve mesleki birlikler bu ağı oluştururlar. İki önemli meslek kuruluşunu belirtmemiz gerek: ‘Fransa Ermeni Doktorlar Birliği’ ve ‘Ermeni Mesleklerarası Grubu’.
Bu listeye eklenmesi gereken birkaç kuruluş daha vardir. 1975-1985 arasi, yani Ermeni teröristler Türkiye karşiti cinayetlerini sürdürürken kurulan ve terörist faaliyetlere destek olma, bu faaliyetlerin lehine kamuoyu oluşturma amacini güden dernekler de göz ardi edilmemelidir. ‘Ermeni Milli Hareketi’ (Mouvement National Arménien, M.N.A), Fransız Ermeni Dayanışması (Solidarité Franco-Arménienne) ve Toprak ve Kültür Derneği (Terre et Culture) bunlardan bazılarıdır. Bu son dernek oldukça geniş bir ağa sahiptir. 1977’de terörizme destek vermek için Ermeni militanlarca kurulan derneğin bugün Fransa’da 250 üyesi bulunmaktadır, ayrıca İsviçre’de, İngiltere’de, Arjantin’de, Ermenistan’da ve ABD’de şubeleri vardir. 1991’den beri bu dernekler Union Internationale des Organisations Terre et Culture (UIOTC) isimli bir federasyonda birleşmişlerdir. Siyasi partilerden bagimsiz olan bu dernek, 1990’larda ‘Ermenistan’a dönüş’ için çalışmaktadır.
7 Aralık 1988’de Ermenistan’da yaşanan büyük deprem yeni apolitik inisiyatiflerin dogmasina vesile olmuştur, bütün diaspora, özellikle Fransiz Ermenileri, 530 000 evsiz Ermeni’ye yardım için çeşitli organizasyonlar yapmış, dernekler kurmuşlardır. Bu olay diaspora Ermenileri’nin ‘yeniden uyanışları’ olarak nitelendirilmektedir. Fransa’da yardım için bir düzine dernek harekete geçmiştir, bunlar içinde ‘Croix Bleu des Arméniens de France’ gibi eski dernekler olduğu gibi, ‘Aznavour Pour L’Arménie’, ‘SOS Arménie’ gibi yeni kurulan dernekler de vardır. Özellikle sanatçı Charles Aznavour’un önderliğinde kurulan ‘Aznavour pour L’Arménie’ 1989’dan beri son derece faal bir şekilde çalişmiş ve Fransiz kamuoyunda Ermenistan’a karşi bir sempatinin uyanmasinda büyük rol oynamiştir.
Fransiz Ermenilerinin hayatinda Ermenistan’la ilgili son 15 yılda önemli gelişmeler olmuştur. 1988 depremi, 23 Eylül 1991’de bağımsız Ermenistan’ın ilanı ve Azerbaycan ile yaşanan Dağlık Karabağ sorunu bunların arasında sayılabilir. Ermenistan’ın kuruluşu Fransız Ermenilerinde yeni bir bölünmeye yol açmıştır. Bir kısmı Ermenistan’ın yaşamak için komşusu Türkiye ile yakınlaşması gerektiğini düşünüp, bir Realpolitik duruşu savunurken, diğer bir kısım ne olursa olsun Türkiye ile hiçbir şekilde ilişkiyi onaylamamakta, ve Ermenilerin milli davası olan “soykırım”ın tanınmasını her türlü yakınlaşmaya önkoşul olarak görmektedir.
Ermenistan’ın siyasi geleceği ile ilgili bölünmeyi önlemek için 1991’de Paris’te ‘Ermeni Dernekleri Forumu’ isimli bir kuruluş meydana getirilmiştir. [xii] Amaç kilise, siyasi partiler ve bu partilerin etrafindaki eski derneklerin artik cevap veremedigi Fransiz Ermenilerini canlandirmaktir. Günümüzde 1988 depreminden sonra kurulmuş 60 kadar Ermeni dernegi bu foruma üyedir. Forumun kuruluşunda üç ana amaç güdülmektedir. Birincisi Fransiz Ermeni toplulugunu resmi olarak temsil edecek bir kurum yaratmak olarak tanimlanabilir. Gerçekten de Fransiz siyasal sistemi Türk siyasal sistemine benzer bir şekilde cemaatler üzerine degil kişiler üzerine kurulmuş oldugu için bugüne kadar Ermeni toplumunu resmi olarak temsil eden bir kurum olamamiştir. Ancak 1990’lardan itibaren Fransa’daki çeşitli gruplar, ki bunlarin başinda Cezayir, Tunus, Türkiye gibi ülkelerden gelen göçmen gruplari bulunmaktadir, bu tip cemaatleşme imkanini bulmuşlardir. Ayni örnegi takip ederek Fransiz Ermenileri de bu Forumla cemaatleşme cabasi içinde görülmektedirler. Bu çabalarin lobicilik faaliyetlerini güçlendirecegi açiktir. Bu güçlenmenin en büyük kaniti Fransiz Parlamentosu’ndan geçen “Ermeni Soykırımı” Kanunu’dur. Kısa bir gelecekte bu forumun ABD’deki National Assembly of Armenians kadar güçleneceği düşünülebilir. Bu açıdan bakıldığında Forumun ‘Ermeni Davası’na, “soykırım”ın tanınması, Ermenistan Fransa ilişkileri gibi konularda Fransa’da güç kattığı söylenebilir. [xiii] Forumun ikinci amacı Fransa Ermeniliği’ni sürdürebilmektir. [xiv] Hakikaten de Türkiye’den görüldüğünün aksine Fransa Ermenileri’nin en büyük korkularından biri asimilasyondur. Bu asimilasyon Ermeni ileri gelenlerinin gözünde ‘dava’nın terk edilmesi anlamına gelmektedir. Bu yüzden de Ermeniliği koruyacak her türlü çalışma takdir toplamaktadır. Gene Ermeni entelektüellerinin gözünde Fransa’da ünlü olmuş bir Ermeni asilli Fransiz’ın hayattaki amaçlarından biri ‘Ermeni Davası’na faydalı olmak olmalıdır. Les Nouvelles D’Arménie isimli dergide yapılan bütün röportajlar bu konu üzerinde dönmekte, Ermeni olduğunu açık ve net bir şekilde ilan etmeyenler kötü gözle görülmektedir. Mesela asıl ismini kullanmayan Ermeni asıllı ünlü Fransız sinema yönetmeni Henry Verneuil’ün Ermeniler’in Osmanı İmparatorluğu’ndan Marsilya’ya göçünü konu eden Mayrig isimli filmini cemaatin baskısıyla çektiği bilinen bir gerçektir. Bu açıdan bakıldığında Ermeni ileri gelenlerinin gözünde Fransız Ermenileri’nin görevi iki tanedir: birincisi asimile olmamak, yani kendi Ermeniliğini korumak diğeri de ‘davayı’ Fransız kamuoyuna mümkün olduğu kadar maletmek.
Son olarak bu forumun amaçları arasında Fransız Ermeni cemaatiyle Ermenistan arasında köprü olmak vardır. Çeşitli hayır faaliyetleri Ermenistan’da bu forum tarafından organize edilmekte, bağların gevşemesine izin verilmemeye çalışılmaktadır.
Bütün bu amaçların önünde, bu forumun baş amacının Ermeni cemaatini birlik olarak tutmak olduğunu söyleyebiliriz. Ancak bunun için forumun cemaatin güvenini kazanması gerekmektedir. Ne de olsa partilere bağlı dernekler köklü ve tarihi kuruluşlardır, bu durumda onların üzerine çıkmak zor olmaktadır. Bu güveni kazanıp cemaat içinde ve Fransız kamuoyunda inanılır olmanın tek yolu medyatik olmak gibi görünmektedir. İşte bu yüzden de kurulduğundan beri Forum birçok konuda medyada ses getirecek lobicilik faaliyetleri yürütmüştür, Amerikalı tarihçi Bernard Lewis’in Le Monde gazetesinde yazdığı ve “soykırım”ı reddeden yazısı üzerine açılan davaya Forum müdahil olarak katılmış, ve Lewis aleyhine bir kamuoyu yaratarak, tarihçinin mahkum olmasında önemli katkısı olmuştur. [xv] Gene ünlü Fransız tarihçi Gilles Veinstein’ın Collège de France’da kurulacak Türk ve Osmanlı Çalışmaları Kürsüsü’ne seçilmesi söz konusu olduğunda, bu tarihçinin 1995’de yazdığı “Ermeni soykırımı”nın kesin olmadığı yönündeki yazısı tekrar çıkarılmış ve kendisine karşı büyük bir kampanya Forum tarafından organize edilmiştir. Bütün çabalara karşın bugün Gilles Veinstein bu kürsünün başındadır. Ancak bu olayda önemli olan, Le Monde, Libération gibi önemli gazetelerin konuya eğilmeleri ve Ermeni tezlerinin kamuoyunda yankılanmasını sağlamalarıdır. Bu açıdan bakıldığında Forum, Ermeni cemaatinin güvenini kazanmış, onu resmî olarak temsil etmeye aday olmuş görünmektedir. Kaldı ki, Fransız Parlamentosu’nda kabul edilen, “Ermeni soykırımı”nı tanıyan yasada da Forumun propagandası önemli rol oynamıştır. [xvi] Bu propagandayı tek parça (monolithique), kemikleşmiş ve tamamen rasyonel olarak görmek yanlış olur. Şimdi bu konuyu incelemeye çalışacağız.Lobicilik ve Propagandaİlk önce bu iki kavramı tarif etmemiz gerekmektedir. Anglosakson ülkelerde pozitif bir kavram, olarak kabul gören lobicilik Latin siyaset kültüründe (ki buna Türkiye’yi de katabiliriz) tam aksine negatif olarak nitelendirilmektedir. Her devirde ve her toplumda baskı grupları, çıkar grupları ya da güç grupları olarak nitelendirebileceğimiz topluluklar olmuştur ve olacaktır. Mesleki, siyasi, etnik, dinsel veya coğrafi gruplaşmalar bu baskı gruplarına en iyi örnekleri teşkil ederler. Hatta daha ileri giderek sanayileşme sonrası batı toplumlarında zevk ve boş zamanları değerlendirme açısından bir araya gelenlerin siyasi baskı grubu oluşturdukları görünebilir, bu duruma en iyi örnek Fransa’daki çok güçlü avcılar lobisidir. Gene de lobicilik deyince akla ekonomik çıkar grupları ve etnik gruplar gelmektedir. Bu konuda yeni parametre Avrupa Birliği’dir, çünkü Avrupa Birliği’nin gerektirdiği entegrasyon egemenlik kavramını merkezi devletten üç ayrı güç odağına kademeli olarak geçmesini öngörmektedir. Bunlar da supranasyonal olarak nitelendirilen Avrupa Komisyonu, intranasyonal olarak nitelendirilen üye ülkeler içindeki bölgesel yönetimler ve toprak kavramından bağımsız olarak sivil toplumdur. [xvii] Bu durumda Avrupa Birliği ülkelerinin tümünde lobiciliğin güçlenmesi kaçınılmazdır.Bu güne kadar siyaset kültürlerinde bireyleri cemaatlerden üstün tutan Fransa gibi ülkelerde bile bölgesel ve etnik cemaatleşme artık kabul görmeye başlamış görünmektedir. Bölgesel cemaatleşmeye Korsika, Alsace ve Bretagne en iyi örnekleri teşkil edebilirler. Yine aynı ülkede etnik ve dinsel cemaatleşme de sancılı da olsa kabul görmeye başlamıştır. Müslüman göçmenlerin kurumlaşmasına göz yumulmakta, hatta bu kurumlaşma cesaretlendirilmektedir. Bu çerçevede ABD’de olduğu gibi Fransa’da da bir kurumlaşmiş Ermeni lobisinin gitgide güçlenecegini öngörmek zor degildir. Daha önemlisi Fransiz kamuoyunun bu faaliyetleri her geçen gün daha çok kabul etmesi ve normal olarak görmesidir. [xviii] Işte bu durumda Fransa’daki Ermeni toplumunun bazı kesimlerinin üzerlerine görev olarak aldıkları Türkiye aleyhine ve Türkiye’nin “soykırım”ı tanıması yönünde propaganda kamuoyunda yankı bulmaktadır.Bu aşamada propagandadan ne anladığımızı da belirtmek gerekir. Kısaca ‘propaganda’yı kamuoyu oluşturma olarak tanımlayabiliriz. Çeşitli tarifler arasında siyasi açıdan en genişi şudur:
‘Bir memleketin iç ve dış politikasına dair herhangi bir davanın kazanılmasında rolü ve yardımı olan şahıslar, zümreler ve kitlelere tesir yapabilecek faaliyetlere propaganda denir’. [xix] Bu tarif konumuz olan propaganda çeşidine uymaktadir. Propagandanin amacina gelince Osman Özsoy’un tarifi şöyledir: ‘Fertlerin kabule zorunlu olmadıkları bir düşünceyi, istekleriyle kabule, yapmaya zorlanamayacakları bir hareketi istekleriyle yapmaya yöneltmektir’. [xx] Konumuz açısından bu tarifin eksik olduğunu düşünüyorum. Son analizde, prensipte fertlerin hiçbir fikri kabule zorunlu olmadıklarını varsayarsak, bu tarifle her açıklanan düşünceyi propaganda olarak nitelendirmemiz gerekir ki bu da abartılı olur. Kaldı ki Ermeni propagandasının amacı fertleri değil toplumu ve toplum aracılığıyla siyasi erki etkilemektir. Bu spesifik propagandada fertleri etkilemek amaç değil ancak araç olarak görülebilir.
Bu düşünceler bizi spesifik olarak Fransa Ermeni cemaatinin propagandasına getirdi. Bu propagandanın iç içe geçmiş iki amacı olduğunu söyleyebiliriz. Birincisi her ne yolla olursa olsun, Fransa’nın Türkiye devletine “1915 Ermeni soykırımı”nı tanıması yolunda baskı yapmasını sağlamaktır. Bu amaç birkaç etaplı bir faaliyet planı gerektirmektedir. Birinci etap Fransız kamuoyunu “soykırım”ı gerçek ve tarihî bir olay olduğuna ikna etmektir, ikinci etap aynı kamuoyunun Fransız Parlamentosu’na, Senato’suna, Hükümeti’ne, Fransız Şehirlerinin Belediye Meclisleri’ne, kısacası devletin bütün organlarına baskı yapmasını sağlamaktır. Üçüncü etap adı geçen organların resmî olarak “soykırım”ı tanımaları ve bu yolla onu bir tez halinden meşru bir tarihî gerçeğe çevirmeleridir. Bilindiği gibi bu üç etap Fransa’da hemen hemen tamamen gerçekleştirilmiş durumdadir. Bundan sonrasi etaplar Türkiye’ye yöneliktir. Amaç Fransa’nın Türkiye’ye siyasî, ekonomik ve psikolojik baskı yapması ve Türkiye devletinin 1915’olaylarının bir “soykırım” olduğunu tanımasını sağlamaktır. Fransız Ermenileri’nin büyük bir çoğunluğu için son amaç bu gibi görünmektedir. Ancak propagandaya hakim çevrelerin (Ermeni politikacılar, gazeteciler, dernek ileri gelenleri vs.) daha ilerki etapları da hesap ettikleri görünen bir gerçektir. Bu etaplar tanınmadan sonra Türkiye’den tazminat talebi ve en nihayet Ermeni literatüründe ‘Batı Ermenistan’ olarak nitelendirilen Kars bölgesinin Türkiye’den kopartılıp Ermenistan’a dahil edilmesi olarak basite indirgenebilir. [xxi] Elbette bu etaplar ütopyadan ileri geçmemektedir.
İkinci amaç daha soyut olarak karşımıza çıkmaktadır, Fransa Ermenileri’nin propaganda çalışmaları Türkiye’ye karşi kamuoyu yaratmayi genele yaymiş durumdadir. Yani Türkiye’yi ilgilendiren her konuda Ermeniler Türkiye’yi haksız gösterme çabasındadırlar. Bu konunun Ermenilerle ilgili olup olmaması bir önem taşımamaktadır. Amaç ilkel, antidemokratik, vahşi bir Türk devleti ve bazen de, ki bu en kötüsüdür, bir Türk milleti imajını Fransa’da yaymaktır. Les Nouvelles d’Arménie isimli aylık dergide Türkiye’nin haksız olduğu iddia edilen şu konularda makaleleri bulduk: [xxii]
Türkiye ve komşularıyla ilişkileri: doğal olarak Ermenistan’ın da bulunduğu bölgedeki ikili ilişkiler dergide önemli bir yer tutmaktadır. Ancak ilginç olanı Türkiye’nin bölgede yalnız, izole ve bütün komşularıyla kötü ve düşmanca ilişkiler içinde olduğu intibasını uyandırmak isteğidir. Savunulmak istenen tez açıkça Türkiye Devleti’nin uzlaşmaz, irrédentiste, ve saldirgan oldugudur. [xxiii] Türkiye’nin Yunanistan, [xxiv] Kıbrıs, [xxv] Bulgaristan, Gürcistan, hatta İran ve Irak ve Suriye ve a fortiori Ermenistan ile olan ilişkilerinde ‘haklı’ taraf daima Türkiye’nin karşisindaki taraftir. Bu ilişkilerden en çok yer tutani elbette Türkiye ve Azerbaycan ilişkişleridir. Iki ülke tekmiş gibi gösterilmekte [xxvi] Ermenistan’ın ekonomik ve siyasi sorunlarından mesul gösterilmektedir. (Karabağ sorunu, Türkiye sınırının kapalı olması, ambargo, vs.)Türkiye Avrupa Birliği ilişkileri: bu konuda makaleler, röpartajlar, araştırma yazıları sayısız denecek kadar çok karşımıza çıkmaktadır. Genel olarak yayılmak istenen tez Türkiye’nin Avrupa Birliğine ‘layık’ olmadığıdır. Yeterince demokratik olmadığı, ekonomisinin zayıf olduğu, insan hakları ihlallerinin olduğu en sık tekrarlanan tezlerdir. [xxvii] Ama elbette Türkiye AB yakınlaşmasının en önemli önkoşulu “soykırım”ı tanımak olarak gösterilmektedir. Derginin makalelerinden edinilen intiba, eğer bu tanınma yapılırsa diğer negatif kavramların bir anda silineceği yolundadır. Dergiye göre Türkiye’deki insan hakları sorunları, demokrasi eksikliği gibi problemlerin kökünde “soykırım”ı tanımamak gelmektedir. Bu çerçevede Türkiye AB ilişkilerindeki bütün sorunlar alkışlanmakta, [xxviii] ve bütün yakınlaşmalar son derece eleştirilmektedir. [xxix]
Gene Türkiye aleyhine yazıların son derece sık olarak bulunduğu bir konu Kürt sorunudur. Bu onlarca makalede verilmek istenen fikir, Kürtlerle Ermenilerin «Türkler tarafından ezilmiş birer millet olarak» bir nevi kader birliği içinde bulunduklarıdır. [xxx] Türkiye Kürtleri’ne geniş destegin ötesinde PKK’ya ve Abdullah Öcalan’a verilen yer çarpıcıdır. Özellikle Öcalan’ın mahkemesinden sonra dergi yargının taraflı olduğu, PKK şefinin kötü koşullarda tutulduğu gibi konulara geniş bir yer ayırmıştır. [xxxi] Bu konuda en önemli sonuç Türkiye’nin Kürt sorununun çözülmesi için yapması gereken ilk şeyin “soykırım”ı tanıması gerektiği tezidir. Dergiye göre Ankara’nın Güney Doğu politikası 1915’in bir devamından ibarettir. Bütün makale ve röportajların okunmasından sonra geriye kalan intiba, Türklerin Kürtlere kötü davranmasının « normal » olduğudur. Bu manichéen yaklaşım diğer azınlık konularında da kendini göstermektedir. [xxxii] İlginç olan nokta derginin Türkiye Ermenileri konusunda son derece sessiz görünmesidir. Anlaşılan Fransa Ermenileri Türkiye Ermeni azınlığını yeterince angaje bulmamakta, azınlığın “soykırım”ın tanınması için çaba göstermemesine, Ankara’nın yanında bir tavır koymasına içerlemektedir. Türkiye Ermeni Azınlığı ile ilgili tek tük yazılar daha çok dini konulardadır. [xxxiii] Oysa bu azınlığın çeşitli sorunları olduğu bilinmekle beraber, örneğin vakıf malları gibi, bu konularda hemen hemen hiç makale bulunmamaktadır. Fransa Ermenileri’ne göre diasporanın en pasif kısmını Türkiye Ermenileri oluşturmaktadır.
Türkiye’nin ekonomik sorunları hakkında da sık sık yazılar görmekteyiz. Son analizde bu yazılardan çıkan sonuç Türkiye’nin bir mafya ülkesi olduğu, bir ‘muz cumhuriyeti’ konumunda bulunduğu ve bu ekonomik sorunların gene ‘normal’ olduğudur. Gene dergiye göre bu problemler her halukarda Türkiye’nin bir Avrupa Devleti olmadığını göstermektedirler. Çelişkili olarak, aynı dergi Türkiye’yi büyük ve komplocu bir bölgesel güç olarak göstermekten çekinmemektedir. Etnik merkezci (ethnocentrique) bir bakış açısıyla Türkiye’nin bölgedeki her girişimi Ermenistan’a karşi yapilmiş olarak gösterilmektedir. [xxxiv]
Ana hatlariyla verdigimiz bu Türkiye ile ilgili haberler ve yorumlar listesine son olarak Türkiye’nin iç politikasıyla ilgili olanları da eklemek gerek. Burada önemli olan nokta şudur: bu iç politikayla ilgili yazılar Ermenistan iç politikasıyla ilgili olanlardan az olsa da paradoksal olarak Fransa iç politikasıyla ilgili olanlardan kat be kat fazladır. Öyleki derginin yazarlarının siyasal hayatı Ermenistan ve Türkiye etrafında dönmektedir. Fransa iç politikasına ait haber ve yorumlar sadece ve sadece Türkiye ve Ermenistan’a yönelik ve daha önemlisi “soykırım”a yönelik yazılar halinde yer almaktadır. Aşısı sağ dışında siyasi yelpazenin her kesiminden politikacıyla röportajlar yapılmakta ancak sorular sadece “soykırım” etrafında dönmektedir. Gene de “soykırım”ın Fransa tarafından tanınmasına yaklaşımından dolayı Sosyalist Parti’ye biraz daha az sempati duyulduğu hissedilmektedir. [xxxv] Bu konuya daha sonra geleceğiz.
Son on yılda Fransa Ermeni cemaatinin Türkiye’ye karşi (kelimenin her anlamiyla) yürüttügü propagandaya iki yeni parametre eklenmiştir. Bunlardan birincisi daha önce de kisaca degindigimiz Avrupa Birligi’nin önemli bir siyasi aktör olarak ortaya çıkmasıdır. Sancılı hatta chaotique de olsa son on yılda Türkiye A.B. ilişkilerinin sıklaştığı yadsınamaz, daha doğrusu bu son on yılda A.B.’ye entegrasyon Türkiye’nin ‘Devlet Politikası’ haline gelmiştir. Bu durumda Fransiz Ermenileri Türkiye’ye karşi yeni bir koz elde ettiklerini düşünmektedirler. Avrupa Birligi yeni ve Fransa’dan daha güçlü bir baskı organı olarak görülmektedir. Bu yüzden de hem Brüksel’e doğru (Avrupa Komisyonu) hem de Strazburg’a doğru (Avrupa Parlamentosu) yoğun bir baskı başlamıştır. Bu baskının amacı Komisyon’un ve Parlamento’nun Türkiye’nin adaylığına vazgeçilmez önkoşul olarak “soykırım”ı tanımasını koymasını sağlamaktır. Avrupa Parlamentosu’nun kabul ettiği son raporla bu lobicilik kısmen amacına ulaşmıştır, ancak Parlamento’nun gücü ve yetkileri Brüksel’e nazaran son derece düşük oldugundan bu baskilar devam etmektedir.
Ikinci parametre daha da karmaşik olarak karşimiza çikmakta : bagimsiz Ermenistan. Ilk önce şunu belirtmek gerekir: ne olursa olsun Fransa Ermenileri bagimsiz bir ‘Anavatan’a sahip olmaktan gurur duymaktadırlar. Özellikle Sovyet Ermenistanı’na soğuk bakan çevreler Anavatan mitosunu yeniden bulmanın sevinci içinde Ermenistan’a sarılmış görünmektedirler. Elbette Ermenistan içindeki siyasal rekabetler, oradaki kadar keskin olmasa da Fransa’da da vardır. Yukarıda saydığımız siyasal oluşumlar Fransa’da da kısmen bir bölünmeye yol açmaktadır, ancak son analizde Ermenistan’ın varolmasından rahatsız olan kimse yok gibidir. Ermenistan konusunda en önemli nokta diasporanın, özellikle kendini ‘gerçek ve saf Ermeni’ olarak kabul eden Fransa Ermenileri’nin Ermenistan politikasında söz sahibi hatta biraz da güç sahibi olmak istemeleridir. [xxxvi] Ermenistan’daki aksak demokrasi rahatça eleştirilmekte, hükümetlerin diasporayla daha yakindan ilgilenmesini istemekte, mafyalaşma endişeyle karşilanmaktadir. Ermenistan hakkinda Fransiz Ermenileri’ni en çok üzen iki nokta Ermenistan’ın her geçen gün biraz daha boşalması [xxxvii] ve Ermeni hükümetlerinin “soykırım”ı yeterince savunmamalarıdır. Birinci konuda, göç nedeniyle giderek ağırlaşan bu kanamanın her ne yolla olursa olsun durdurulması gerektiğine herkesin hemfikir olduğunu söyleyebiliriz. Elbette Ermeni yayın organları 1991’den sonra Fransa’dan gidip Ermenistan’a yerleşenleri birer kahraman olarak tanitmakta ve ‘tekrar vatana dönüşü cesaretlendirmektedirler, ancak bu yazilardan da anlaşildigi gibi bu tip tersine göç vakalari son derece marjinaldir. [xxxviii] Cesaretlendirilen başka bir konu da Ermenistan’dan göçü önlemek için bol maddi yardım kampanyalarıdır. Bir yardım konseri, yardım gecesi, müzayede veya yardım çağrısı olmayan bir ay yok gibidir. Elbette bu kadar çok yardım kampanyası Ermenistan’ın çok fakir ve yaşanması zor bir ülke olduğu imajını körüklemekte ve yerleşmek isteyenlerin cesaretini kırmaktadır. Şunu da belirtmek gerekir ki artık dördüncü nesile ulaşmakta olan bir diasporanın tekrar Anavatan’a yerleşmesi oldukça zor görünmektedir. Kaldi ki Fransa gibi sanayi ötesi çagi yaşayan bir ülkeden Ermenistan’ın zor şartlarına gitmek kolay iş değildir. Fransız Ermenileri’ne göre göçün ana sebebi ekonomi ve bu durumun sorumlusu da Ermenistan’a ambargo uygulayan Türkiye ve Azerbaycan’dır. Bu durumda dolaylı olarak, ülkenin boşalmasının sebebi de Türkiye olarak gösterilir. Doğal olarak Fransız Ermeni Toplumu Ermenistan’a Fransa gözlüğü ile bakmakta, ekonomik sorunların dışında siyasi, jeostratejik ve konjonktürel sorunların da olduğunu göz ardı etmektedir.
Ermeni toplumunu, en azından bir kısmını, endişelendiren diğer konu Ermenistan’ın “soykırım”ın Türkiye tarafından tanınmasına yapılan baskıda diasporaya nazaran isteksiz ve pasif görünmesidir. Diaspora Ermenistan Devletini ekonomik ve siyasi çıkarlar uğruna soykırım politikasını sulandırmakla suçlamaktadır. ‘Davanın herşeyin önünde tutulmasını istemekte ve tanınma olmadan Türkiye ile herhangi bir ilişkiyi hoş görmemektedir. Mesela son iki yıldır çalışmaya çalışan (!) Türkiye-Ermenistan Barışma Konseyi’ne hiç de iyi bir gözle bakılmadığı açıktır. [xxxix] Bu konseyin Türk üyelerinin Ermenistan’ı ekonomik vaatlerle aldattığı ve asıl konu olan “soykırım”dan uzaklaştirdigi düşünülmektedir. Bu açidan bakildiginda Fransa Ermeni Toplumu ileri gelenlerinin zor bir durumda olduklarini kabul etmek gerekir. Cemaat yaşami “soykırım” ve onun anılması üzerine on yıllardır kurulmuşken, Türkiye’nin komşusu bir Ermenistan’ın doğuşu daha önce son derece kolay olan tavırları zorlaştırmıştır. “Soykırım”dan ve bunu çevreleyen toplum yaşamindan vazgeçmek imkansizken, kendini Ermenistan’ın bugünkü çıkarlarına dahi ters düşmek zorunda hissetmektedir. Bu da bir kimlik krizine yol açmakta diaspora ‘diasporaca’ düşünmekten ve davranmaktan vazgeçememektedir.Lobiciligin ve propagandanin amaçlarini kisaca irdeledikten sonra, araçlar üzerine de bir kaç bilgi vermek gerek. Daha önce de belirttigimiz gibi üzerinde düşündügümüz propagandanin üç adresi vardir:Fransa Ermenileri (Asimilasyonu önlemek, Ermeniligi korumak, Türkiye’ye karşi yeni nesiller yetiştirmek.)Fransizlar (Türkiye aleyhine kamuoyu oluşturmak, Türkiye’yi antipatik göstermek, “soykırım”ın varlığına inandırmak.)
Fransa devleti (Türkiye ile iyi ilişkilere girmemek, Türkiye AB ilişkilerinde Türkiye aleyhine tavır alınmasını sağlamak, Ermenistan’la iyi ilişkiler kurulmasini saglamak, “soykırım”ı tanımak ve Türkiye’nin tanıması için siyasi baskı yapılmasını sağlamak.)
Bu üç değişik adrese üç değişik araçla hitab edilmekte olduğunu görüyoruz. Fransa Ermeni Cemaatine direk hitap süreli yayınlardan geçmektedir. Günümüzde Fransa’da Ermenilerce okunan 3 aylık dergi (les Nouvelles d'Arménie, France-Arménie, Azad Magazine), iki haftalık dergi (Achkhar, Lettre de l’UGAB) ve iki de günlük gazete bulunmaktadır (Gamk ve Haratch). Dergiler Fransızca veya Fransızca/Ermenice, gazeteler ise Ermenice yayınlanmaktadırlar. Bütün bu yayınlar, aralarında ideoloji ve strateji farklılıkları olsa da Fransa Ermeniliği’ni korumayı amaçlamakta ve kendi çerçevelerinde ‘dava’ya hizmet ettiklerini savunmaktadırlar. Ama bu yayınlardan çok sözlü ve aile içi ‘eğitimin’ yeni nesillerin Ermeni karakterlerini korumalarını sağladıkları ve ‘dava’ya yeni neferler yetişdirdiklerini savunabiliriz. [xl] Les Nouvelles d’Arménie dergisinde her ay ünlü bir Ermeni asıllı Fransızla röportaj bulunur. Röportaj yapılan kişinin faaliyetleri kısaca geçildikten sonra bütün sorular bu kişinin ne kadar angaje olduğu, Ermeniliği’ni nasıl yaşadığı, “soykırım” için ne yaptığı gibi konular etrafında dönmektedir. Ermeniliğe uzak olduklarını, herşeyden önce Fransız olduklarını belirtenler ince bir dille eleştirilmekte, onlara bir çeşit Ermenilik dersi verilmektedir. Başarılı Ermeniler tanıtılarak yeni nesillere hem Fransız, hem Ermeni hem de ünlü ve başarılı olunulabileceği aşılanmakta, ‘dava’ya hizmet etmemenin son derece ayıp birşey olduğu mesajı işlenmektedir.
Genel olarak Fransız kamuoyuna mesajlar ülkesel basın aracılığıyla yapılmaktadır, Le Monde, Libération, Le Figaro, hatta Le Canard Enchainé gibi kamuoyunda son derece etkili gazetelerde, ülkesel ve bölgesel televizyonlarda, radyolarda sık sık “Ermeni soykırımı”nı tanıtan yayınlar yapılmakta, konferanslar, kolokyumlar düzenlenmekte, broşürler, kitaplar basılmakta, konulu veya genel dergilerde makaleler basılmaktadır. Bunun dışında onlarca Fransızca kişisel veya kurumsal İnternet sitesi dünyanın her yerinden takip edilebilmekte ve bu sitelerde en büyük yeri “soykırım” iddiaları tutmaktadır. [xli] Bütün bu medya organlarını kullanmanın bir sonucu olarak Les Nouvelles D’Arménie isimli derginin yaptırdığı bir anketin gösterdiği sonuçlar şaşırtıcı olmamalıdır. Bu anketin Türkiye için önem taşıyan sonuçları şunlardır: [xlii]-----------------------------------------------------------------------------------------------------------------Soru 1 :« Ermeni soykırımı’nı, yani 1915’de Türkiye’de Ermeni nüfusa karşi yapilan kiyimlari biliyor musunuz veya bundan bahsedildigini daha önce duydunuz mu ? »69% Evet, 31% HayirSoru 2 :« Türkiye Devleti’nin resmi olarak Ermenilerin maruz kaldığı bu soykırım’ı hiçbir zaman tanımadığını biliyor musunuz ? »49 % Evet, 51 % HayırSoru 3 :« Sizce Fransız otoriteleri bugün [xliii] Ermenilerin maruz kaldığı bu soykırım’ı resmi olarak tanımalı mıdır ? »75 % Evet, 14 % Hayır, 11 % Fikri yok« Bildiğiniz gibi 1939 ve 1945 yılları arasında yapılan Yahudi soykırımı’nı reddeden açıklamalar yapmak Fransız yasalarına göre suçtur. Sizce 1915 Ermeni soykırım’ı için de aynı şekilde olmalı mıdır ? »79 % Evet, 13 % Hayır, 11 % fikri yokSorulara verilen cevaplardan açıkça görüldüğü gibi Fransız kamuoyu soykırım’ın bir gerçek olduğuna (tam olarak ne olduğunu bilmese bile, ama bunun hiçbir önemi yoktur) inanmış durumdadır. [xliv] Zaten Fransa’nın bunu bir yasayla tanıması da bunun dolaylı bir kanıtıdır, bu tanıma sadece seçim ve oy hesaplarıyla açıklanamaz. Ancak unutulmaması gereken unsur, kamuoyu kavramının hiçbir zaman kemikleşmiş olmadığıdır. Kamuoyu devamlı bir devinim içinde olup kamuoyu yoklamaları sadece ve sadece o anki düşüncelerin fotoğrafını çeker. Bu durumda Fransız halkının sonsuza dek ‘Türkiye’ye karşi’ bir tutum içinde kalacağını düşünmek yanlış olduğu gibi tehlikelidir de.
Bu anketteki son soruya dikkati çekmek istiyorum. Hakikaten de Ermeni soykırımı’nın Fransız Parlamentosu ve Senatosunda resmi olarak tanınmasından sonra Fransız Ermenileri’nin yeni propaganda çalışmaları soykırım’ı reddedenlerin yasayla cezalandırılmalarını sağlamak üzere yoğunlaşmıştır. [xlv] Bilindiği gibi Fransa’da Yahudi soykırımını açıkça reddetmek hatta bu soykırımı rölativize eden makale, kitap, bilimsel çalışma yapmak Gayssot kanunuyla [xlvi] cezalandırılmaktadır. Ermeni lobisinin Fransa’daki yeni amacı bu güne kadar sadece Yahudilere uygulanan katliamı reddetmeyi kapsayan bu yasanın çerçevesini genişletmek ve “Ermeni soykırımı”na da uygulanır hale getirmektir. Tarihçi Bernard Lewis’e açılan davada, [xlvii] gene tarihçi Gilles Veinstein’a karşi yapilan propagandada [xlviii] amaç bu yönde bir ilk, bir jurisprudence, oluşturmak gibi görünmektedir. Bu gerçekleştirildigi takdirde, en azindan Fransa’da, Tükiye’nin on yıllardır savunduğu ‘Tarih’in tarihçilere bırakılması’ tezi tamamen kadük hale gelecek, “soykırım” kavramı tarih çerçevesinden siyaset çerçevesine geçişini tamamladıktan sonra daha da katı olan hukuk çerçevesine geçecektir. Söylemek istediğim, Fransa devletinin “soykırım”ı tanımasıyla Ermeni Lobiciliğinin bitmediğidir.
Son olarak propagandanın adresi Fransız yönetim ve Devlet mekanizmasıdır. Les Nouvelles d’Arménie dergisinde yer alan politikacı röportajları Ermeni cemaatinin her ne partiden olursa olsun, Fransız iç politikası hakkında pozisyonu ne olursa olsun, bütün siyasi erk sahibi kişi ve kurumların ‘dava’ hakkında görüşlerinin alındığı hatta daha ileri gidilerek bu kişilerin angaje olması için bir nevi baskı yapıldığı açıkça görülmektedir. Belediye Başkanları, Milletvekilleri, Bakanlar, seçimlere aday olanlar, sendikacılar, Dernek Başkanları vb. Ermeniler, Ermeni “soykırımı”, Ermenistan ve Fransa-Türkiye ilişkileri konusunda sorulara tabi tutulmakta, bu konular hakkinda hiç düşünmemiş olsalar da röportaj esnasinda kendilerini Türkiye aleyhinde pozisyon almak zorunda hissetmektedirler. Bu baskiya direndikleri takdirde ‘gazetecinin’ soruları sertleşmekte, soru olmaktan çıkıp bir ahlak dersi haline gelmekte, röportaj yapılan politikacı kendini defansif bir durumda bulmaktadır. 1994’den 2001’e kadar adı geçen dergide yer alan yazıların niceliği ve niteliği, Fransız politikacılarının ne kadar çok önemsendiğini gösterebilir: [xlix]Ségolène Royale, Deux-Sèvres milletvekili, eski Sosyalist Bakan [l]Lionel Jospin, Cumhurbaşkanlığı seçimine sosyalist aday [li]Edouard Balladur, Cumhurbaşkanlığı seçimine sağ aday [lii]Michel Barnier, Avrupa İşleri Bakanı [liii]François Mitterrand, Cumuhurbaşkanı [liv]François Rochebloine, Fransa Parlamentosu’nda Fransa Ermenistan Dostluk Grubu Başkani [lv]Patrick Devedjian, Antony Belediye Başkani ve Milletvekili [lvi]Laurant Fabius, eski Başbakan, Mecliste Sosyalist Grubu Başkani [lvii]Robert Hue, Fransiz Komünist Partisi Birinci Sekreteri [lviii]Gilles de Robien, Amiens Belediye Başkani ve Milletvekili, Mecliste UDF (Merkez Sag) partisinin Grup Başkani [lix]Philippes De Villers, Mouvement Pour la France Partisi Başkani (Milliyetçi Sag), Avrupa Parlamentosu Milletvekili [lx]François Rochebloine, Loire Milletvekili, Loire Bölgesi genel Konseyi Başkan Yardimcisi [lxi]André Santini, Issy-Les-Moulineaux Belediye Başkani ve Milletvekili [lxii]Paul Mercieca, Alfortville Milletvekili [lxiii]Patrick Devedjian, Antony Belediye Başkani ve Milletvekili [lxiv]Jean-Pierre Foucher, Clamar Belediye Başkani ve Milletvekili [lxv]Jean-Paul Bret, Sosyalist Milletvekili, Villurbane Belediye Başkan Yardimcisi, Fransa Parlamentosu’nda Fransa Ermenistan Dostluk Grubu Başkani [lxvi]Jacques Oudin, Vendée Senatörü, Senatoda Fransa Ermenistan Dostluk Grubu Başkani [lxvii]Jacques-Richard Delong, Haute Marne Senatörü, Fransa-Türkiye Dostluk Grubu Başkani [lxviii]François Bayrou, Eski Bakan, UDF Partisi Başkani [lxix]Pierre Lelouche, Paris Milletvekili [lxx]François Hollande, Sosyalist Parti Birinci Sekreteri [lxxi]Noël Mamere, Gironde Milletvekili (Yeşiller) [lxxii]Philippes Douste Blazy, Lourdes Belediye Başkani ve Milletvekili [lxxiii]Alain Krivine, Avrupa Parlamentosu Milletvekili, Lutte Communiste Revolutionnaire (Troçkist parti) sözcüsü [lxxiv]Jack Lang, Blois Belediye Başkani ve milletvekili, eski sosyalist kültür bakani [lxxv]Philippe De Villiers, Vendée Miletvekili, RPF Partisi ikinci Başkani [lxxvi]Jean Tibéri, Paris Belediye Başkani [lxxvii]Christian Poncelet, Senato Başkani [lxxviii]Jean-Paul Bret, Fransa Parlamentosu’nda Fransa Ermenistan Dostluk Grubu Başkani [lxxix]François Rochebloine, Loire Milletvekili [lxxx]Jean-Claude Gaudin, Marsilya Belediye Başkani ve Milletvekili [lxxxi]Bertrand Delanoë, Paris Belediye Meclisi Sosyalist Grubu Başkani [lxxxii]Patrick Devedjian, Antony Belediye Başkani ve Milletvekili [lxxxiii]Hélène Luc, Val de Marne Senatörü ve Komünist Grubu Başkani [lxxxiv]Jean-Paul Bret, Fransa Parlamentosu’nda Fransa Ermenistan Dostluk Grubu Başkani [lxxxv]Marie Anne Isler Béguin, Avrupa Parlamentosu Milletvekili (Yeşiller) [lxxxvi]André Santini, Issy-Les-Moulineaux Belediye Başkani [lxxxvii]Görüldügü gibi siyaset yelpazesinin her tarafindan politikacilarin görüşleri alinmakta, konuyla ilgili olmalari saglanmaktadir. Bütün bu politikacilarin dişinda, sik sik Ermeni yayin organlarinda Milletvekili ve Senatörlerin adresleri verilmekte ve Fransiz Ermenileri’nden bu politikacılara baskı yapmaları istenmektedir [lxxxviii] . Bu baskı özellikle “Ermeni soykırımı”nı tanıyan yasa parlamentodan geçip [lxxxix] Senato’da görüşülmeyi beklerken yogunlaşmiştir. Büyük gösteriler düzenlenmiş (11 Mart 2000’de 12 000 kişi Paris’te yürüyüş yapmiştir [xc] ) « La Turquie massacre, le Sénat enterre » (Türkiye kiyiyor, Senato gömüyor) gibi hem Türkiye’yi hem de Fransız devletini rencide eden sloganlar kullanılmıştır. Bu baskılara herhangi bir politikacının dayanması elbette söz konusu olamazdı. Sonunda 8 Kasım 2000’de Senato 164 Evet 40 Hayır oyla yasayı kabul etti. [xci] 18 Ocak 2001 tarihinde Senato ve Parlemento’nun toplamı olan Milli Meclis yasayı oybirliği ile kabul etmiştir. [xcii] Bu olayın Fransa’da herkes tarafından iyi bir gözle görüldüğünü söylemek yanlış olur. İtirazlar, eleştiriler olmuştur [xciii] ancak gene de Fransız kamuoyunun bu kararı fazla bir tepki göstermeden kabul ettiğini de belirtmek gerekir. Bu kabulden sonra, daha önce de dediğimiz gibi, Ermeni lobisinin iki amacı devam etmektedir, birincisi “soykırım”ı Türkiye’nin tanıması için Fransa’nın ve Avrupa’nın Ankara’ya baskı yapmasını sağlamak - ve bunun sonucu olarak réparation (tamir) yani tazminat isteyebilmek, ikincisi ise Fransa’da “soykırım”ı reddedenlerin yasayla cezalandırılmasını elde etmektir. [xciv] Ayrıca diğer ülkelerin ve şehirlerin “soykırım”ı tanımaları yakından izlenmekte, [xcv] baskılar ve propaganda Avrupa Parlamentosu’na yönelmektedir. [xcvi]
Sonuç
Bu yazıyı önemli bir noktaya dikkat çekerek bitirmek istiyorum. Fransa kamuoyunda Ermenilere karşı bir sempati duyulduğu bir gerçektir. Bu sempatinin nedenleri hem sosyolojik, hem güncel, hem de tarihseldir. Sosyolojik olarak Fransız kamuoyunun Silahlı Mücadeleye, terörizm de olsa genel olarak sıcak baktığını söylemek herhalde yanlış olmaz. FKÖ, IRA, ETA, PKK gibi örgütlerin faaliyetleri bir kısım Fransız tarafından kurtuluş faaliyetleri olarak nitelendirilmekte ve Türkiye, İspanya, İngiltere gibi ülkelerde çektikleri tepkiyi Fransa’da çekmemektedirler. Hatta Korsika’daki FLNC örgütünün terörü bile kamuoyunun bir kısmında onay bulmaktadır. Bu bağlamda ASALA gibi bir örgütün işlediği cinayetler beklenen tepkiyi çekmemiş, Orly olayından sonra dahi Ermeni teröristler ‘kötüler’ kategorisine tamamen girmemişlerdir. Bu teröristlerin en ünlülerinden Varoujan Garabedian yakin bir tarihte, 18 yil hapis yattiktan sonra serbest birakilabilmiş ve Ermenistan’a yerleşmiş, böylece son Asala teröristi de Fransiz hapishanelerini terk etmiş [xcvii] ancak kamuoyundan hiçbir negatif tepki gelmemiştir.
Bu sempatinin altinda son derece popüler ve sevilen Ermeni asilli Fransizlarin yattigi da düşünülebilir. Sanatçi Charles Aznavour, sinema yönetmenleri Henri Verneuil ve Robert Guédiguian, televizyon haber spikeri Daniel Bilalian, futbolcular Youri Djorkaeff ve Alain Boghossian bunlara verilebilecek güncel örneklerden sadece birkaçidir. Ama bütün bu ünlüler tek başlarina « ian » ekli isimli kişilere Fransa’da duyulan sempatiyi açıklamaya yetmez. Bunun bilinçaltındaki tarihi kökünün Michel Manoukian olduğunu düşünmekten kendimi alamıyorum. 15 yaşının üzerindeki bütün Fransızlar bu ismi duymuşlardır. Nazi işgali sırasında işbirlikçi Vichy hükümetinin öldürdüğü ve bunu ‘Kırmızı Afişlerle’ (Affiche rouge) duyurduğu bu Ermeni asıllı komünist direnişçi Fransızlar’ın bilinçaltında özgürlük, direniş, kahramanlık, ve şehit olmak gibi pozitif kavramlarla özdeşleşmiştir. Dikkat edilirse başta adı geçen Manoukian olmak üzere bütün bu kişiler Ermeni oldukları için değil yaptıkları şeyler sebebiyle Fransa’da popülerdirler, dolayısıyla bu kişilere karşı duyulan münferit sempati bütün bir topluma dolaylı bir yoldan yansımaktadır.
Sonuç olarak şunu söylemek istiyorum. Birçok Ermeni’nin samimi olarak “soykırım”ın varlığına inandıkları ve sosyologların ‘yas çalışması’ (Travail de deuil) olarak nitelendirdikleri psikolojik kişisel çalişmayi başlatmak için Türkiye’nin bu olayı tanımasını bekledikleri söylenebilir. Bu kişilerin ferdi olarak Türkiye’den maddi bir talepleri olduğunu ya da Türklerden bütünsel olarak nefret ettiklerini düşünmüyorum. Sorun diasporanın içindeki lobicilik ve propaganda çalışmalarını elinde tutan ileri gelenlerin “soykırım”ı, daha doğrusu “soykırım” propagandasını kendileri için bir varoluş sebebi haline getirmiş olmalarıdır. Bu olay o kadar kemikleşmiştir ki sancılı Türkiye Ermenistan yakınlaşma çalışmaları bile bu kesim tarafından iyi bir gözle görülmemektedir.--------------------------------------------------------------------------------* Araştırmacı (Centre National da la Recherche Scientifique, Strasbourg - Fransa), Strazburg Üniversitesi ögretim görevlisi[i] Diğer bir terminolojik güçlük 1915 olaylarını nitelendirmede karşıma çıktı. Aşağıdaki makale iki tezden birini savunmak amacıyla yazılmamıştır, varoluş sebebi bu olmadığı gibi iki tezden birinin ‘ispat’ edildiği deliller de içinde bulunmamaktadır. İşte bu yüzden yazı boyunca “soykırım” terimi tırnak içinde kullanılacaktır. [ii] Les Nouvelles d’Arménie, Ekim 2000, s.35.[iii] « Sur la route avec les émigrés clandestins » in Les Nouvelles d’Arménie, Mayıs 20001, s. 12-21.[iv] Hovanessian Martine, Les Arméniens et leurs territoires, Paris : Autrement, 1995, s. 32.[v] Ter Minassian Anahide, « Les Arméniens de Paris depuis 1945 » in Le Paris des étrangers, Paris : publications de la Sorbonne, 1994, s. 205-239.[vi] La Lettre de l'U.G.A.B, 15 Temmuz 1995, s. 2[vii] Hovanessian Martine, Le lien communautaire, trois générations d'Arméniens, Paris : Armand Colin, 1992, s. 122.[viii] Nor Seround Taşnak Partisi’nin gençlik koludur. Bir çok panel bu teşkilat tarafindan organize edilir. Fransa ileri gelenlerinin davet edildigi bu haftalik panellerin konusu ‘tekrar birleşmiş’ Ermenistan üzerinedir. Lobcilik faaliyetleri oldukça ileridir.[ix] « La Croix Bleu des Arméniens de France », Taşnak Partisi’nin bir organıdır, 99 %’u kadın olmak üzere bin kadar üyesi vardır. 18 şubesi bütün Fransa’yı kapsar. Dil, dans, tiyatro, koro dersleri düzenler ayrıca birçok konferans, seminer de bu dernek tarafından düzenlenmektedir. Çocuk kampları, yaşlı Ermenilere yardım gibi faaliyetleri de vardır.[x] İlk önce Taşnak Partisi’nin inisiyatifiyle kurulan ‘Ermeni Kültür Evleri’ günümüzde Fransa’nın bütününe yayılmış olarak çalışmaktadırlar. Ancak Fransa topraklarındaki on kadar evin birkaçı Taşnak’ın kontrolünden çıkmıştır. En aktifi Paris banlıyösündeki Alfortville’de bulunan evdir. 1977 yılında 7 öğrenciyle kurulan bu ev bugün 200 öğrenciye ulaşmış, 20’den fazla devamlı aktiviteler sunmaktadır. Bu evler de Ermeni kimliğini korumada ve lobicilik faaliyetlerinde önemli bir rol oynamaktadırlar. Alfortville’deki Ermeni Kültür Evi’nin dinamik olmasının başlıca sebebi bu şehrin belediyesinden büyük destek almasıdır, bu küçük şehrin nüfusunun 1/6’sının Ermeni asıllı olduğunu unutmamak gerekir.[xi] Ermeni İzcileri sportif müsabakalarla gençleri kendine çekebilmektedir. Avrupa’ya ve Amerika’ya yerleşmiş 57 şubesi bulunur. Son derece güçlü bir ilişkiler agina sahiptir. Bütün şubeler ‘Homenetmen’ isimli bir merkezden yönetilir.
[xii] « Les associations arméniennes ont décidé d'évoluer vers une structure à l'image du Conseil représentatif des institutions juives de France (Crif) », Libération, 22.02.2001.[xiii] « Etats-Unis : un modèle à méditer. Lobbying mode d’emploi » in Les Nouvelles d’Arménie, Mayıs 1996, s. 8-9.[xiv] La Lettre de l’UGAB, 15 Temmuz 1995, s. 2.[xv] « Procès Lewis » in Les Nouvelles d’Arménie, Aralık 1994, s. 17.[xvi] Forum’un çalışmalarının geniş bir özeti içim bakınız : « Les 3 ans du Forum » in Les Nouvelles d’Arménie, haziran 1996, s. 30-31.[xvii] AB’deki lobicilik faaliyetleri hakkında bakınız, Quermonne Jean-Louis, Le système de l’Union européenne, Paris : Montchrestien, 1994, s. 93.[xviii] Fransa’daki lobicilik faaliyetlerinin gelişimi üzerine bakiniz Lamarque Gilles, Le Lobbying, Paris : Presses Universitaires de France, 1994.[xix] Başdogan Ferhat, Propaganda, Ankara : kara Kuvvetleri Komutanligi yayinlari, 1960, s. 3.[xx] Özsoy Osman, Propaganda ve Kamuoyu oluşturma, Istanbul : Alfa, 1998, s. 7.[xxi] « Séparer les bourreaux et les victimes » in Les Nouvelles d’Arménie, Haziran 1995, s. 40-41[xxii] Bu aşamada önemli birkaç noktayi belirtmek gerekir. Les Nouvelles d’Arménie isimli dergi 1994’den beri aylık olarak yayınlanmakta ve sert sayılabilecek bir çizgiye sahiptir. Sadece abonelere gönderilen kuşe kağıda basılı, tamamen Fransızca, bol reklam içeren bir dergidir. Hitab ettiği topluluk Fransız kamuoyu değil Fransız Ermenileri’dir. Bu satırların yazarı gibi bir avuç araştırmacı dışında dergiyi sürekli okuyanlar genelde genç nesil Ermeniler’dir. Kısacası bu dergide yayılan kötü Türkiye imajı Fransızlar’ı değil Fransız Ermenileri’ni etkilemektedir ki yeni nesil Ermeniler’in Türkiye’ye ve Türkler’e bakış açısını değiştirmelerine engel olmaktadır.[xxiii] « Turquie et ses voisins : le torchon brûle » in Les Nouvelles d’Arménie, Mayıs 1996, s. 27.[xxiv] « Le retour des tensions gréco-turques » in Les Nouvelles d’Arménie, Aralık 1994, s. 32-33, « Tensions en Mer Egée » in Les Nouvelles d’Arménie, Mart 1996, s. 22.[xxv] « Une République bananière au cœur de la Méditerranée : les multiples casinos de la zone occupée servent au blanchiment de l’argent sale de la mafia turque » in Les Nouvelles d’Arménie, Haziran 2000, s. 20, « Chypre : Ankara cloué au pilori » in Les Nouvelles d’Arménie, Haziran 2001, s. 12.[xxvi] Les Nouvelles d’Arménie, Kasım 1994, s. 16-19.[xxvii] Les Nouvelles d’Arménie, Şubat 1995, s. 18.[xxviii] « Le camouflet des Quinze : l’Europe ferme ses portes à la Turquie » in Les Nouvelles d’Arménie, Şubat 1998, s 24-25.[xxix] « Turquie: quelle place en Europe ? Contradiction entre la Commission européenne et le Parlement de Strasbourg sur les conditions de l’intégration d’Ankara » in Les Nouvelles d’Arménie, Aralık 2000, s. 32-35.[xxx] « Arménie-Kurdistan : une alliance naturelle » in Les Nouvelles d’Arménie, Ocak 1996, s. 22-23, « Tous avec le PKK » in Les Nouvelles d’Arménie, Nisan 1999, s. 8-9.[xxxi] « Abdullah Öcalan va mal » in Les Nouvelles d’Arménie, Temmuz-Ağustos 2000, s. 11.[xxxii] « Anatolie où sont tes enfants Grecs ? » in Les Nouvelles d’Arménie, Mayıs 2000, s. 8.[xxxiii] « Décès de Sa Béatitude karékine II : la communauté d’Istanbul en deuil » in Les Nouvelles d’Arménie, Nisan 1998, s. 34-35.[xxxiv] «Gaz Turkmène et allumettes turques » in Les Nouvelles d’Arménie, Kasım 2000, s. 7.[xxxv] «Soykırım »ın Fransa Parlamentosu’nca tanınmasından önce yazılan bir yazıda, ünlü bir western filmine atıfta bulunarak bazı milletvekilleri ‘iyi’ (ki hepsi sağ kanattan), bazıları ‘haydut’ (ki hepsi Sosyalist Partiden) ve bazıları da ‘kaba’ (ki hepsi diplomasiye yakın milletvekillerinden) olarak nitelendirilmektedir, «Les bons, les truands et les brutes » in Les Nouvelles d’Arménie, Haziran 1998, s. 4-6.[xxxvi] « Arménie-Diaspora » in Les Nouvelles d’Arménie, Eylül 2001, s. 74.[xxxvii] , « Hémorragie » in Les Nouvelles d’Arménie, Mayıs 20001, s. 22-25.[xxxviii] « Portrait de trois femmes qui ont choisi de travailler en Arménie : il faut y aller » in Les Nouvelles d’Arménie, Şubat 1996, s. 14-15.[xxxix] « Le dialogue arméno-turc » in Les Nouvelles d’Arménie, Ocak 2000, s. 32-35, « Dialogue de demi-sourds » in Les Nouvelles d’Arménie, Temmuz-Ağustos 2000, s. 34-35.[xl] Bu konuda detaylı bir çalışma için bakınız Hovanessian Martine, Le lien communautaire, trois générations d’Arméniens, Paris : Armand Colin, 1992.[xli] Ermenilere göre 650’den çok kurumsal ve kişisel Ermeni Internet sitesi “soykırım”ı tanıtmakta ve Türkiye karşıtı propagandaya katılmaktadır, Les Nouvelles d’Arménie, Ocak 2000, s. 11-15, bizim görebildiğimiz siteler arasında şunları sayabiliriz :www.armenews.com (Les nouvelles d’Arménie dergisinin sitesi)www.acam-france.org (Association Culturelle Arménienne de Marne-la-Vallée derneği)www.agbu.org (Armenian General Benevolent Union)http://giia.armenweb.org (Groupement International Interprofessionnel Arménien)www.internews.am (Internews Armenia)www.armenpress.am (Armenian News Agency)http://com24.armenweb.org (Conseil de coordination des organisations arméniennes de France)www.cdca.asso.fr (Comité de défense de la cause arménienne)www.guiank.com (Amicale des Arméniens de Toulouse Midi-Pyrénées)www.ifrance.com/japel (association artistique arménienne)http://azadakroutioun.free.fr (Association d’Aide et de Coopération à l’Arménie)www.netarmenie.comhttp://mattlnp.free.fr/index.htm (Educational Link and Entertainment For Armenian New Talents)http://perso.club-internet.fr/sarafian (France-Arménie)[xlii] Les Nouvelles d’Arménie, Nisan 1996, s. 4-9. Anket son derece ciddi ve tanınmış bir kurum olan Louis Harris firmasına yaptırılmıştır.[xliii] 1996’da yani bu tanınma henüz yapılmamışken.[xliv] Son derece popüler olan ve her akşam milyonlarca Fransız’ın seyrettiği Haber sunucusu Patrick Poivre d’Arvor « Je pense que le génocide des Arméniens est maintenant quelque chose d’entendu dans l’esprit des Français » (Fransızların artık Ermeni Soykrımı’nı bilinen bir şey olarak kabul ettiklerini düşünüyorum) demektedir, in Les Nouvelles d’Arménie, Nisan 2001, s. 40-41.[xlv] La lettre de l’UGAB, 12 Ocak 2002.[xlvi] Fransa’da kanunlar kanunu sunan milletvekilinin ismiyle anılırlar.[xlvii] « Le procès de Bernard Lewis. Le génocide et la loi française » in Les Nouvelles d’Arménie, Kasım 1994, s, 8-13.[xlviii] « Gilles Veinstein élu de peu » in Les Nouvelles d’Arménie, Ocak 1999, s. 34-35.[xlix] Aynı kişiyle birkaç defa röportaj yapılmış olabilir, dikkat edilirse kişinin siyasi görevi ve dolayısıyla gücü değişmiştir, ayrıca şunu da belirtmek gerekir ki bu yazıların bir kısmı röportaj değil politikacının kendi kaleminden çıkan makalelerdir.[l] « Elle porte plainte contre la Turquie » in Les Nouvelles d’Arménie, Ocak 1995, s. 22-23.[li] « Le candidat de la gauche s’adresse aux Arméniens » in Les Nouvelles d’Arménie, Nisan 1995, s. 32-33.[lii] « Edouard Balladur s’adresse à la communauté » in Les Nouvelles d’Arménie, Mayıs 1995, s. 34-35.[liii] « De retour d’Arménie, le Ministre des Affaires européennes nous livre ses impressions », Les Nouvelles d’Arménie, Aralık 1995, s. 30-31.[liv] « Mitterrand et les Arméniens » in Les Nouvelles d’Arménie, Şubat 1996, s. 4-5 (bu makalede François Mitterrand’ın Haratch gazetesine 23 Nisan 1981’de verdiği bir demeç de yer almaktadır)[lv] « Le Président du groupe d’amitié France Arménie au Parlement » in Les Nouvelles d’Arménie, Mart 1996, s. 26-27.[lvi] Les Nouvelles d’Arménie, Nisan 1996, s. 10 (Ermeni toplumunun tek milletvekili olduğundan dolayı Patrick Devedjian’la birçok röportaj yapılmıştır, Ermeni lobisinin en önemli kişiliklerindendir)[lvii] Les Nouvelles d’Arménie, Nisan 1996, s. 11.[lviii] Les Nouvelles d’Arménie, Nisan 1996, s. 12.[lix] Les Nouvelles d’Arménie, Nisan 1996, s. 13.[lx] Les Nouvelles d’Arménie, Mayıs 1996, s. 5.[lxi] Les Nouvelles d’Arménie, Mayıs 1996, s. 5.[lxii] Les Nouvelles d’Arménie, Mayıs 1996, s. 6.[lxiii] Les Nouvelles d’Arménie, Mayıs 1996, s. 6.[lxiv] « Plaidoyer pour une vraie justice » in Les Nouvelles d’Arménie, Haziran 1996, s. 28-29.[lxv] « L’UDF doit reconnaître le génocide » in Les Nouvelles d’Arménie, Ocak 1998, s. 24-25.[lxvi] « Le nouveau Président du groupe d’amitié France-Arménie » in Les Nouvelles d’Arménie, Şubat 1998, s. 30-31[lxvii] « Les pressions turques ne peuvent toucher le Sénat » in Les Nouvelles d’Arménie, Eylül-Ekim 1998, s. 34-35.[lxviii] « Quel est l’intérêt de la France dans cette affaire » in Les Nouvelles d’Arménie, Kasım 1998, s. 34-35, (Bu röportajda Jacques-Richard Delong, kendini savunmak zorunda kalmış ve sonunda Türkiye’nin değil Fransa’nın çıkarlarını düşündüğünü açıklamaktadır)[lxix] « Pour la reconnaissance… » in Les Nouvelles d’Arménie, Nisan 1999, s. 24.[lxx] « Histoire d’un coup fourré » in Les Nouvelles d’Arménie, Temmuz-Ağustos 1999, s. 66.[lxxi] « Réponse à Pierre Lelouche » in Les Nouvelles d’Arménie, Eylül-Ekim 1999, s. 66.[lxxii] « Du génocide arménien à la solution du problème kurde » in Les Nouvelles d’Arménie, Aralık 1999, s. 64.[lxxiii] « Pour rejoindre l’Union, la Turquie devra reconnaître le génocide arménien » in Les Nouvelles d’Arménie, Ocak 2000, s. 66.[lxxiv] « La reconnaissance du génocide est un enjeu pour l’avenir de l’Europe » in Les Nouvelles d’Arménie, Şubat 2000, s. 66.[lxxv] « La victoire de mémoire sur la realpolitik » in Les Nouvelles d’Arménie, Mart 2000, s. 66.[lxxvi] « Le blocage au Sénat est de fait imputable au gouvernement Jospin », in Les Nouvelles d’Arménie, Nisan 2000, s. 66.[lxxvii] « La reconnaissance du génocide arménien : de l’enjeu français à l’exigence européenne » in Les Nouvelles d’Arménie, Mayıs 2000, s. 66.[lxxviii] « Devoir de mémoire et de réconciliation à l’aube du 21e siècle » in Les Nouvelles d’Arménie, Haziran 2000, s. 65.[lxxix] « Puisque la vérité est dite » in Les Nouvelles d’Arménie, Temmuz-Ağustos 2000, s. 66.[lxxx] « Responsabilité partagée » in Les Nouvelles d’Arménie, Eylül 2000, s. 66.[lxxxi] « Une nécessaire reconnaissance » in Les Nouvelles d’Arménie, Ekim 2000, s. 66.[lxxxii] « Au nom de l’avenir » in Les Nouvelles d’Arménie, Kasım 2000, s. 66.[lxxxiii] « Un devoir républicain universel » in Les Nouvelles d’Arménie, Aralık 2000, s. 74.[lxxxiv] « Ensemble nous avons réussi » in Les Nouvelles d’Arménie, Ocak 2001, s. 66.[lxxxv] « Quel sens donner à l’imprescriptibilité si la réparation n’est pas envisagée » in Les Nouvelles d’Arménie, Haziran 2001, s. 66[lxxxvi] « Caucase : la solution européenne » in Les Nouvelles d’Arménie, Temmuz-Ağustos 2001, s. 74[lxxxvii] « Un nouvel espoir pour l’Arménie » in Les Nouvelles d’Arménie, Eylül 2001, s. 66[lxxxviii] « Ecrivez à votre sénateur » in Les Nouvelles d’Arménie, Nisan 2000, s. 64.[lxxxix] « La France reconnaît publiquement le génocide arménien de 1915 » olarak kabul edilen tek maddeli yasa 29 Mayıs 1998 tarihinde Fransız Meclisinde Oy birliği ile kabul edilmiştir.[xc] Le Monde,12.03.2000[xci] Le Monde, 08.11.2000.[xcii] Le Monde, 18.01.2001[xciii] Mesela Pascal Boniface, « Une diplomatie sous influence ? » in Le Figaro, 26.01.2001.[xciv] « Et maintenant ? » in Les Nouvelles d’Arménie, Nisan 2001, s.18.[xcv] « Génocide : il n’y a pas le feu au lac » in Les Nouvelles d’Arménie, Nisan 2001, s. 7, « Génocide : le scandale anglais » in Les Nouvelles d’Arménie, Nisan 2001, s. 13, « Le parlement italien reconnaît le génocide arménien » in Les Nouvelles d’Arménie, Aralık 2000, s. 6.[xcvi] « Le parlement européen prend prétexte de la commission de réconciliation arméno-turque pour zapper le génocide » in Les Nouvelles d’Arménie, Kasım 2001, s. 16-17[xcvii] « Les premiers pas d’un homme libre » in Les nouvelles d’Arménie, Haziran 2001, s. 20-21

Atatürk'ü Okült ve Ezoteri Diliyle Anlamak... Atatürk, bir Gök Kurt / Boz Kurt'tur.

Kadim hikayelerde kurt ile ilgili sayısız gönderme vardır. Yuzuklerin efendisi’nde de, Aldueren`in bahsettiği şu kurt hikayesi Bir Etrüsk Şehri olan Roma mitolojisinin de temelini
oluşturur. Kurt, Roma mitolojisinde de kutsal bir varlıktır.
Ve, Türk efsanelerinde anlatıldığı şekliyle anlatılır. Kurdun beslediği çocuk, kral olur.
Hatta daha eski mitlerde, yine Kurt Başı şeklinde kafaları olan Tanrılara tapılır. KURT’un başı TANRI BAŞI olarak resmedilerek anlatım yapılmıştır.

Baş, ezoterizmde ve okultizmde daima yukarıyı (ama kaadir i mutlak yaradanı değil) temsil eder.

Bu Tanrılar, göksel varlıklardır. Bilindiği gibi Gök Kurt da, göksel bir varlıktır. Mitolojilerden de bilindiği üzere, Gök Kurt, yeryüzü yüksek varlıklarının rehberidir.

Mit ve sembollerin gayesi, insanın yüksek merkezlerine ulaşmak, mutad zihin tarafından kavranamayan bilgileri ona iletmek ve bilgilerin yanlış anlaşılma ihtimalini ortadan kaldıracak formlar içersinde nakletmektir. (2)

Mitler, yuksek duygu merkezlerine, semboller ise yüksek düşünce merkezlerine hitap etmek içindir.

Kurt tıpkı Kartal, Aslan, Yılan hayvan simgeleri ile Şeytanın Yabası gibi Sirius’u temsil eder. Büyük Köpek Takım yıldızının içinde yer alan Sirius ise, üç bileşenlidir: Sirius A, Sirius B, Sirius C.

- Bu bilgi yani Sirius’un üç bileşenli olduğu bilgisi, uygarlığımızın ilk kez 1930 yılında tanıştığı Dogon kabilesi tradisyonlarında mevcuttur. Dogonlar’ın yuksek teknoloji araç gereçleri olmadan onbinlerce yıldır bildiği, üstelik günümüz astronomisini aşan bilgilerindendir. (1) 1930 dan beri birçok bilim adamının kafasını kurcalayan ve Dogonların bilgilerinde dünya dışı bir köken görmek istemeyen bilim adamları, bugünkü keşiflerini bu tür tardisyonlara, mitoslara, kutsal kitaplara borçludurlar. Yani kafalarında birden yanan ampullere değil. (6)-

Alegorik yapıtlarda, öğretmek, “ders vermek”, bilicaltına telkinde bulunmak vb maksatlı olarak hayvanlarla ilgili sunumların kişileştirilmesi sıkça yer alır. Astoloji de bunlardan biridir. Ancak, sembol ve simgelerinin manası kasıtlı olarak çok çarpıtılmıştır. Hatta astrolojinin simgesel sunumları, Hristiyan, Müslüman görünümüne giren Ferisiler tarafından ahlak ve benliği istediği yönde etkilemek maksatlı olarak tamamen değiştirilmiştir. İncil’in başına gelenler gibi. Simgelere zorla taşıttırılmaya çalışılan “alakasız bilgi”, gerçeğin üzerinin örtülmesi içindir.

Oysa simge ve semboller, ne ise o olarak kalmadıkları sürece, gerçeği anlatan olamazlar:

Simge ve semboller, örneğin bir “gerçek Kurt ” olduğunu ve gördüğümüz kurdun ikinci bir diğer kurt olduğunu, ya da daha doğrudan bir ifadeyle, Kurt’ta mistikler tarafından elde edilebilen ve elde edene zarar verebileceği durumlarda bir örtü ile örtülen, saklanan veya engellenen bir etki veya gücün olduğunu işaret eder. Bu açıklama, zarar vermeyeceği durumlarda yararlı işlerde kullanılabilecek bir etki veya gücün olduğuna dair, kadim zamanlardan bugüne değin tüm gerçek okültistlerin inançları için bir referanstır.

Emziren, yol gösteren Kurt’a karşı yapılan şeytani çalışmalarla engellenen bir etkinin, bir gücün olduğu görülmektedir:

Kırmızı başlıklı kız masalı, Tanrısallar ile Şeytanlar arasındaki çelişkiyi bilenlere göstermektedir ki, subliminal etkileme metoduyla, EMZİREN, YOL GÖSTEREN KURT ’a karşılık “kırmızı başlıklı kızı” yiyen canavar kurt ile, Kurt ve temsil ettiği sistem kötülenmektedir.

Bu anlatımla amacımız, bu genel ve yararlı simge ve sembollerin çözümlerinin yani aktardığı bilgi enerjisinin, okültizm ve ezoterizmde önemli bir yeri olduğunun bilinmesidir. Ve, sadece bunlarla bağlantılı olarak gerçek öğretinin, öğrenimin, orjinal bilginin ulaşılmasının engellenilebildiği hakkında bir fikir sunmaktır.


Gökyüzündeki Sirius’ (Kur'an'daki adı Şi’ra. Güneş hariç tutulursa Kur'an 'da adı geçen tek yıldız) un bir sembolü ve kısmi bir yansıması olduğu gerçek bir merkez vardır. Sembolü Kurt - Türklerde Gök Kurt -yansıdığı merkez eskide Gök Türkler Ergenekon , şimdide Türkiye’dir.

Ergenekon’daki mağara da hem somut hem de sembol olarak, İbrahim Peygamber, Muhammed Peygamber vd lerinde kullanılan manalardadır.

Ergenekonda, özel maksatlarla Siriusyenler tarafından yetiştirilmiştir Türkler. Yani Ergenekon, adeta çok yönlü (genetik dahil) bir laboratuvar çalışmasının yapıldığı bir merkezdir. Bunun en güzel anlatımını, çok yüksek bir labaratuvar dili olan nefis üretken Türkçe ‘de görmekteyiz.

Gök Kurt’un-Boz Kurt’un rehberliği, gene Sirius'un - Siriusyen bir varlığın yol göstericiliğinin anlatimidir. Türk’e eşlik eden, rehberlik eden hep Sirius'tur.

Samanyolu ve ondan başka üç galaksininde yöneticisi ve görüp gözeticisi olan Sirius, her şeyi bilir ve öyle güçlüdür ki mücadelesi devam eden bir öğrenci (dünyada ve şimdide Atatürk’ün Türkiye Cumhuriyeti halkıdır bu) henüz hazır olmadan onun huzuruna çıktığı takdirde hem bedenen hem de ruhen tükenir. Huzura çıkmak yani doğrudan irtibat kurabilmek, ruhsal gerçeklerin bilgisini alabilmek demektir. Ve bizim uğruna çabaladığımız hedef budur. Pek çoğumuz henüz yarışın başındayken bile bunu görmeyi istemekteyiz.. Oysa, gerekli donanımları elde etmeden bu mümkün değidir.

Ergenekondan çıkmak için yol, demirleri eritmekti. Bugünün amansız halinden kurtulmak için yol, gene demiri yani karanlık, cahillik, ıstırap ve esaret hayatını eritmektir. Bu, spiritüel kudretin çok bariz olarak, bütün şu beşeriyeti, belirli bir şekilde ele geçirme vasıtasıdır.

İşte bizlerin yani şuur ve vicdanı yüksek Türk’ün ödevini yapabilmesi için, Atatürk vasıtası ile, Türkiye Cumhuriyeti Şemsiyesi yerleştirilmiştir. Bu şemsiye, emperyalizme karşı şemsiyesidir. Bu şemsiye, Tanrısal Ruh Gücü’nün tezahürü içindir. İnsanoğlu önleyebilir ve geciktirebilir, insanoğlu engelleyebilir ve kısa bir süre için duraklayabilir, ama insanoğlu sonsuza kadar ruh gücünün tezahürünü engelleyemez. Ruhsal gerçeklerin bilgisini aldığımızda, insanoğlunun tüm problemlerinin kapılarını açacak bir anahtara sahip olacağız.

Bu kapının kolu herkesin elindedir ve her birey tanrısal ilhamı almakta aracısız bağlantılıysa veya bağlantılı olacaksa, kapının koluyla kendisine uzanan gerçek merkezin yani Sirius’un etkilerini de alabilir. Tıpkı Atatürk gibi. Büyük bir Atatürk hayranı ve spiritüel açıdan takipçisi olan Dr. Bedri Ruhselman gibi.

Mustafa Kemal Atatürk bir Siruslu'dur ve bu defa sadece Dünya gezegenini değil, Güneş sistemini de içeren şuurların değişimi ile ilgili bir ödevle Dünya'ya doğmuştur. Ve dünyaya, bitiş realitesine dair olan ödevini de teslim ederek, ödevin takibine geçmiştir.(3)

(Atatürk, Atlantis zamanında, anne karnında iken belial oğulları tarafından anneyle birlikte öldürülerek Atlantis'i kurtarmak için doğması engellenmişti. Ve Muhammed peygamber de, İsa ve Musa peygamberler de Siriusludurlar)

Mustafa Kemal Atatürk Güneşi'nden ve semsiyesinden sızan ışık, hayat, bilgi ve güç, altındaki tüm insan kitlelerinin oluşturduğu sayısız nehire, Mustafa Kemal Atatürk’ün öğrencisi olsalar da olmasalar da nüfuz etti. (4)Yani Atamızın bize manevi mirası olan yeni dünyanın (2) gerçekleştirilmesine Dünya Vatandaşı herkes yardımcı olabilir.

Özetle, çok ıstırap, çok acı, çok göz yaşı eşlik etsede Türk’ün ödevini yerine getirmesine, hiç kuşkunuz olmasın ki sonunda Atamızın bize manevi mirası olan yeni dünya gerçekleştirilecektir. (5). HERŞEYE RAĞMEN MUHAKKAK BİR NUR'A DOĞRU YURUMEKTEYİZ.

Notlar:
(1) Dogonlar, Afrika'nın ücra bir köşesinde Mali'de, tarım ve hayvancılıkla uğraşan, sade bir yaşantı sürdüren kendi halinde bir kabiledir. Dogon tradisyonları ile uygarlığımızın ilk tanışma 1930'da bölgeye giden Fransız bilgin Prof. Marcel Griaule vasıtasıyla gerçekleşmiştir.

Totemik inançlara sahip ve uygarlığımızla karşılaştırıldığında çok geri yaşam satandartlarında yaşayan Dogonlar'ın evren hakkında binlerce, onbinlerce yıldır bildikleri bilgiler, bizlerin bugünkü astronomik bilgilerimizle hemen hemen aynıdır. Ornegin dogonlar, Dünya gezegeninin hareketlerini, Jüpiter'in uyduları, Saturn'un halkası olduğunu, Ay'da kraterler bulunduğunu vb. bilmektedirler. Bu bilgileri teleskop gibi, yuksek bir teknolojinin ürünü olan araç ve gereçleri olmadan bilebilmek imkansızdır. Oysa dogonlar ne teleskopa ne de gözlemevine sahiptir. Üstelik evren bilgileri Güneş Sisteminin dışına da taşmaktadır. Örneğin, 8.6 ışık yılı uzaklıkta bulunan Sirius'un bir çift yıldız sistemi olduğunu, bir akcüce olan bileşeni Sirius_B yıldızının çok ağır olduğunu, yörüngesinin eliptik olup dolanma süresinin 50 yıl olduğunu, spirial galaksimizin dışında başka spiral galaksilerin de bulunduğunu vb. bilmektedirler.

Fakat Dogonlar'ın bilgisi bu kadarla da kalmamakta, kimi noktalarda bugünkü astronominin de sınırlarını aşmaktadır. Çünkü verdikleri bilgilerin bir kısmı bugünkü astronomide bir varsayım durumuna gelebilmiş; bir kısmı da astronomi bilimimiz henüz yeterli düzeye gelemediği için henüz doğrulanamaıştır. Örneğin, Sirius'un aslında ikili bir yıldız sistemi olmayıp, üçlü bir yıldız sistemi olduğunu, yani, görünmeyen üçüncü bir bileşeninin var olduğunu bildirmektedir. Oysa bu konuda 1970'lerde bir varsayım ortaya atılmıştır. Kaldı ki Dogonların bildirdikleri bildiklerinin yalnızca bir kısmıdır. Dogom rahip ve inisiyelerinin deyişiyle "kelam"ın açıklanabilecek kısmıdır.

Gerekli hiçbir teknik araç gerece sahip olmayan ve uygarlığımızın ancak 1930'lar da temasa geçtiği Dogonlar bu kadar bilgiyi nerden biliyorlardı? Bu soru, yaklaşık 1930'dan beri birçok bilim adamının kafasını kurcalayan ve Dogonlar'ın bilgilerinde dünya-dışı bir köken görmek istyemeyen bilim adamlarıca açık bir cevap verilememiş bir sorudur.

Dogonların bilgilerini dünya-dışı kökene bağlayan birçok araştırmacı, Dünya'mızın geçmişte Sirius sistemindeki bir gezegenden kalkan ve ışık hızına yakın bir hızda yolculuk yapan bir uzay gemisince ziyaret edildiği görüşünde birleşmişlerdir. Dogonlar, içinde Nommo adında bir varlığın, "insanların atalarının" ve dünyadaki insanların yaşamlarını sürdürebilmeleri için gerekli olan herşeyin bulunduğu, Sirius-B yıldızından po taneleri almış olan bir uzay gemisini somut bir biçimde betimlemektedirler.

[Nommo’nun GemisiMali Cumhuriyeti’nde yaşayan Dogon yerlilerinin mitolojisinde Sirius yıldız sisteminden Dünya gezegenine “gönderilenler”i ifade eden bir terimdir.
Nommo’nun gemisi terimi, Dogon inanışında, kimi zaman Sirius sisteminden Dünya’ya gelen maddi bir uzay gemisinden söz ediliyormuş gibi, kimi zaman da manevi anlamlar içeren bir sembol olarak kullanılmaktadır.
Kuşaktan kuşağa aktarılagelmiş Dogon geleneklerine göre, bu gemi, insan soyunun birer imalat olan atalarını içermektedir. Fakat atalar gemiye insan formunda değil tohum halinde koyulmuşlardır; geminin Dünya’ya iniş yolculuğu boyunca, embriyonun, insan cenininin ana rahminde geçirdiği oluşum evrelerini andıran çeşitli dönüşüm evreleri geçirirler ve gemi yeryüzüne konduğunda gemiden insan biçimine gelmiş olarak çıkarlar. Altmış bölmeli bu gemi yalnızca ataları değil, yirmi iki kategoride sınıflanan “yaratılış unsurları”nı ve “kelâm”ı da içerir. Gemideki bölmelerde tüm varlık türleri ve “oluş usulleri” vardır; fakat bunların yalnızca bir kısmı yeryüzüne indirilmiştir, dolayısıyla insanlar yalnızca bir kısmını bilmektedir.
Dogon tradisyonunda Nommo’nun gemisiyle ilgili olarak belirtilen inanışlar şöyle özetlenebilir:
  • Tanrı Amma dört erkek insanı dört unsurdan oluşturdu.
  • Amma bu dört erkek insanın dişi ikizlerini de yaptı. En yüksek gök katında imal edilen, yeryüzüne nakledilecek olan atalar dört çift idi. Bu dört çift insanlığın “Oğullar” denilen sekiz atası oldular. Onlar O-nommo’nun oğulları olarak kabul edilirler. O-nommo’nun plasentasının temsilcisi Sirius-A yıldızıdır.
  • Bu “Oğullar” gemiye tohum halinde koyuldular.
  • İniş hareketine geçmeden önce gemiye Sirius-B yıldızından po tohumu yüklendi. Amma’nın po’ya yerleştirdiği ve po’nun gemiye boşalttığı yaratılış unsurlarının oluşturduğu bütün 22 kategoriden oluşur.
  • Amma, zamanı geldiğinde, tüm yaratmış olduklarıyla dolu gemiyi rahminden çıkarttı ve yeryüzüne indirtti.
  • Gemi yeryüzüne sekiz dönemde (aşamada) indi.
  • İniş hareketi sırasında “parlayan Sirius-A yol gösterdi”. Yıldızların ilki, başlangıcı, en yüksek ‘Gök katı’nın merkezini kaplayan, “yıldızların direği” olan Sirius-B yıldızıdır; Amma’nın rahminden çıkan yıldızların sonuncusu ise, “alemin göbeği” ve “O-nommo’nun göbek kordonunu temsil eden” Sirius-A yıldızıdır.
  • Geminin iniş yolculuğu sırasında insanlar Sirius-A’nın parladığına tanık oldular.
  • Gemi, inişi sırasında bir ufuktan ötekine kadar tüm göğü kaplayan bir yay oluşturmuştu.
  • Gemi yere konduğunda ise insanlar ilk kez Güneş’in doğuşuna tanık oldular.
  • “Güneş doğduktan sonra Sirius yol gösterdi.” Güneş sistemimiz Sirius sistemi ile evlendi.
  • Oğullar en yüksek gök katından O-nommo ile çıktılar, iniş yolculuğunda anagonno-bile oldular, yeryüzüne konarken anagonno-sala oldular, yürümek için gemiden ayrıldıklarında ise “kişiler” haline geldiler. Gemi yere konduğunda dünyasal kirli toprak ile Nommo’nun saf toprağı karşılaşmış bulunuyordu.
  • Geminin asılı olduğu zincirin ucu Amma’nın elinde bulunuyordu. Bu zincir, Amma’nın “Oğullar” ve soylarından gelenler arasına yerleştirdiği çözülmez bir bağdır.
  • O-nommo aldığı kelâmı bağırarak bildirmesinden sonra, kelâmı insanlara aktarmakla da görevliydi.
  • Geminin 60 bölmeli içeriğinden şimdiye dek insanlara ancak 22 kategorisi açıklanmış, verilmiştir. Kelâmın insanlığa gelecekte aktarılacak kısmı Dünya’yı değişikliğe uğratacaktır. Nommo “kelâm” günü yine ortaya çıkacaktır. Bir zaman gelecek, Sirius-B yıldızı vaktiyle po tohumunun parıldamış olduğu gibi parıldayacak ve belirli bir dönem boyunca görünür olacaktır.]

Dogon tradisyonları ile uygarlığımızın ilk tanışma 1930'da bölgeye giden Fransız bilgin Prof. Marcel Griaule vasıtasıyla gerçekleşmiştir. 1931 de, Prof. Marcel Griaule'ün ilk incelemeleri soncunda keşfettiği Dogonların şaşırtıcı bilgileri karşısında, pek çok uzmandan oluşan bir ekibin Etnoğrafik incelemelerde bulunulmasına karar verilmiştir. 1931 yılından beri Fransa Milli Eğitim Bakanlığı, Bilimsel Ararştırma Milli Merkezi gibi pek çok önemli kuruluşun düzenlediği ve desteklediği bu incelemeler, Prof. Marcel Griaule ve Prof. Germaine Dieterlen denetiminde gerçekleşmiştir. Prof. Marcel Griaule 'ün 1956 da ölümünden sonra, incelemeler, Fransa uygulamalı yuksek İncelemeler Okulu Müdürü ve Bilimsel Araştırma Milli Merkezinde araştırma başkanı olan öğrencisi Prof. Mme Germaine Dieterlen denetiminde sürüldürülmekteydi.

(2) AKVADİ MİTOLOJİSİ
Ezelden beri bütün kainat, iyi ile kötü tanrı ve tanrıçalar arasındaki çekişmeye sahne olmuştur. İyi tanrı ve tanrıçalar, evrendeki dünyalara aydınlık ve barış getirmeye çabalarken, kötü tanrı ve tanrıçalar onlardan çok daha fazla karanlık ve yıkım getirmiştir. Tarafsız Tanrı ve Tanrıça ise iyiler ve kötüler arasındaki dengeyi kurmaya çalışmakta ancak bu ezeli çekişmenin sonu gelmemektedir. Bu çekişmelerin sonunda iyi tanrı ve tanrıçalar, kötülerden gizli olarak tüm evrene ışık ve güç sağlayacak özel bir yer yaratmaya karar verirler ve sonsuz boşluğun uzak köşelerinde bir yerde harikalarını yaratmaya başlarlar... Ak şelaleler masmavi sulara akarken, gümüşi binalar yükselir yemyeşil çimlerden... Bembeyaz köprüler toprakları birbirine bağlar... Gümüşten kuleler ak bulutları delerek göğe yükselir... Yaratıcılarının yüceliğini gösterircesine... 'Akvadi' ismini koyarlar yarattıkları bu olağanüstü bölgeye. Dört bir yanını topraklarla, büyülerle çevirir saklarlar. Kötü tanrı ve tanrıçaların bu yeni dünyayı keşfetmesi uzun sürmez. Üstelik keşfettiklerinin sadece basit bir dünya olmadığını, içinde zamanın başlangıcından bu yana görülmemiş olağanüstü bir ilahi güç kaynağının bulunduğunu da fark ederler. Tarafsız Tanrı ve Tanrıça ise yeni bir çatışmanın doğacağını fark ederek Akvadi Dünyası'na gelirler. İyi tanrı ve tanrıçaların Akvadi'yi saklama ve koruma, Kötü'lerinse bulma ve ele geçirme için birinden biri pes edene dek bu dünyada kalacaklarını gördüklerinde, kendileri de yine dengeyi sağlamak amacıyla bu dünyada kalırlar. Binlerce yıl sonra hala hiçbir taraf pes etmemiş, Akvadi bulunamamış, Tanrı ve Tanrıça'lar arasındaki bu efsane yaşayanlara kadar öyküler ve masallar eşliğinde uzanmıştır...


(3) Ataturk 'un gec yatmasindan ve perhiz yapmamasindan sikayet yollu, kendisine soz gecirir arkadaslarindan biri, bir gun dedi ki:- Eger olurseniz, inklilabi bir tarafa birakiniz, heykellerinizi bile parcalayacaklarini biliyor musunuz? Derin ve engin bakislari gozlerimizi iclerine kadar kaplayarak:- Siz hepiniz uyudugunuz zaman, ben uyanik kalirim, dedi. Nobette imisim gibi bir duygum var. Sizler uyaninca, rahat sirasi bana geliyor. " (FALIH RIFKI ATAY)


(4) “ Atatürk sağ olsaydı, dünyanın görüntüsü başka olurdu. Gerçekten Atatürk sağ olsaydı ya da biz o büyük insanın yolundan gidebilseydik, dünyadaki Türkiye başka olurdu. ” WINSTON CHIRCHILL

“ BÜTÜN İNSANLIK İÇİNDE GERÇEK BİR ONUR SİMGESİ" UNESCO-1963
Uluslararası anlayış ve barış yolunda çaba harcamış üstün bir kişi, olağanüstü bir devrimci, sömürgecilik ve emperyalizme karşı savaşan ilk lider, insan haklarına saygılı, dünya barışının öncüsü, insanlar arasında hiçbir renk, din, ırk ayrımı gözetmeyen eşsiz devlet adamı, Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu. UNESCO Genel Kuruluna katılan156 ülkenin 1981 yılında oybirliği ile kabul edilen kararı

ATATÜRK VE BARIŞ “ YURTTA BARIŞ, DÜNYADA BARIŞ”· “ Atatürk’ün “Yurtta Barış, Dünyada Barış” düşüncesi ölümsüzdür. Atatürk’ün son zaferini, savaşta kazanılan zafer olarak değil, bütün dünya uygarlığı için önem taşıyan sosyal kültüre sahip bir insanın zaferi olarak adlandırıyorum. ”Prof. Dr. Vitali ŞEREMET (Rusya Bilimler Akademisi)


(5)" Bugün, aynı iman ve katiyetle söylüyorum ki, milli ülküye, tam bir bütünlükle yürümekte olan Türk milletinin büyük millet olduğunu, bütün medeni alem, az zamanda bir kere daha tanıyacaktır. Asla şüphem yoktur ki, Türklüğün unutulmuş büyük medeni vasfı ve büyük medeni kabiliyeti, bundan sonraki inkişafıyla, atinin yüksek medeniyet ufkunda yeni bir güneş doğacaktır." MUSTAFA KEMAL ATATÜRK

TURKLERIN UST DUZEY RUHSALLIGI VE YAKIN GELECEKTEKI DURUMU

Ozel not:

Sevgi, sefkat, hosgoru yuksek ruhsal donanimlar - ruhsal silahlardir.

Turklerin yeterince idrak edip suurlandiramadiklari bilgi sudur:

'Kime, Neyi, NICIN, Ne zaman, Ne kadar' verecegini bilmek... Bu, enerjinin tasarrufu yasasini uygulayabilmek demektir.
Bu bilgiyi uygulamasi, her turlu enerjinin israfini onleyecektir. Cunku ISRAF HARAMDIR. Hangi konuda olursa olsun.

Turklerin simdiye dek "hayir" diyememesi, vicdani geregi idi. Kuskusuz bunda yani vicdan tatbikatinda yetkinlesti. Bunun bir ust asamasi - bir ust bilinc hali ise, makul vicdan' dir. Iste, YUZYILLARDIR YASADIGI bunca AMANSIZ SINAVIN, USTUNDEN FIRTINALARIN , SIMSEKLERIN EKSIK OLMAYIS NEDENI, bu tatbikatta yani makul vicdan tatbikatinda da yetkinlesmesidir. Makul vicdan uygulamalariyla: kime, NICIN, neyi, ne zaman, ne kadar vereceginin idrakleri ve ust bilinci elde edilir.

Bu suur / bilinc yetkince elde edildiginde, bizler, dunyaya karsi yuksek rehberlik odevimizi yapmaya gececegiz.

Hosgoruyu de kime, NICIN, ne zaman, ne kadar vereceginin idrakleri ve yuksek bilincini elde etmek zorundadir. Cunku, Hosgoruyu, kayitsizlik derecesine ulastirmakla Kendi Varligini hep tehlikeye atmistir. Zaman, hayat, fizik enerjilerini israf etmistir. (bkz. tarihimize; Turkiye Cumhuriyetinin icinde bulundugu hale, yani tam bagimsizlik savasimizi tamamlayamamisligimiza )


TURKLERDE HOSGORU EVRENSELDIR


Roux’ya gore (s.24-25) "Kimi zaman bazi halklar, Turkler tarafindan ezilmis olduklarini soylemislerdir. Ama, Turkler, daha cok egemenlikleri altindaki halklara olaganustu parlak donemler yasatmislardir."

Gercekten de, tarih bunun ornekleriyle doludur. Tabgaclar doneminde Cin, Gokturkler ve Timurlular doneminde Orta Asya, Idil Bulgarlari ve Altinordu Devleti’nde Karadeniz’in kuzeyi, Buyuk Selcuklular ve Safeviler doneminde Iran, parlak bir hayat yasamislardir. Memluk Turk Devleti Misir’i, Delhi Turk Sultanligi ve Babur Imparatorlugu Kuzey Hindistan’i gelistirmistir. Anadolu Selcuklulari doneminde Anadolu halki, refah icerisinde olmustur. Osmanlilar ise basta Balkanlar olmak uzere Ortadogu ve Kafkaslar gibi karmasIk bolgeleri guzel ve huzurlu yasatmislardir.

Osmanlilar, Araplar uzerinde ciddi bir egemenlik kurmamislardir. Aksine Surre Alaylari gibi vasitalarla beslemeye calismislardir. Bu konuda 18. yuzyil Osmanli burokrati ve durust bir defterdar olan Sari Mehmed Pasanin “Devlet Adamina Ogutler” adli kitabinda soylediklerini kitabin Turklerin Yeniden Dirilisleri bolumunde belirtmistim. Zaten Osmanlilar, Araplari dinin sahibi olarak goruyorlar ve onlara “kavmi necip” yani ustun kavim diyorlardi. Bu nedenle digerlerinden daha cok hosgoru gosteriyorlardi. (Halbuki Arap yoneticilerin bazilari, Emeviler doneminde Muslumanliga yeni giren ve Arap olmayan halklarin coguna da “acem” diyerek yabanci muamelesi yaptilar. Hz. Muhammed (s.a.v.)’in amcasi Abbas bin Abdulmuttalip’in soyundan gelen Abbasiler ise, Emevi iktidarini devirdiler. Hayati Ulku’nun aktardigina gore (s.456) hirslarini alamayarak, Emevi Halifelerinin bazilarinin mezarlarini actirdilar. Kemiklerini cikarttirip topladilar ve oylece yaktilar. Ayrica Emevilerin sembolu olan Sam’daki Beni Umeyye mescidini, uc ay kadar ahir olarak kullandilar.)

Diger taraftan Rus vakayinamelerinde anlatilanlara gore, 1024 yilinda Rus ulkesi Suzdal’de, siddetli bir kitlik ve aclik olur. Idil Bulgar Turkleri ac kalan Ruslara cok miktarda hububat gotururler. Bu donemde Bulgarlar, tarimla ugrasmaktadirlar ve daha zengin olduklarindan, sIk sIk Ruslarin saldirilarina maruz kalmaktadirlar. Turkler yardimi boyle ters bir ortamda yaparlar.

Turklerin egemen olduklari bolgelerde yasayan halklarin, bugun gecmislerinde yaptigimiz diye ovundukleri eserlerin arasinda, Turklerin yaptiklari onemli bir yer tutar. Bu konuda kitabin Musluman Turklerde Mimarlik ve Sanat bolumunde, onemli eserler hakkinda bilgi verildiginden, burada ayrica belirtmeye gerek gorulmedi.

Yine Roux’nun diger bir gozlemi soyledir (s.27): "Halkin, hukumdarin dinini benimsemesini isteyen Avrupa’nin tersine, Turkler 'evrensellik'i kabul ettirmeye calistilar. Baris icinde bir arada yasamanin kesinlikle mumkun oldugunu soylediler. Bu onlarin (Turklerin) uygarliga en buyuk katkilarindan biri olmustur."

Ankara Savasindan (1402) sonra, Osmanli yonetiminde on yil suren fetret (bosluk) donemi olustu. Bu donemde Balkan Devletleri, Osmanli yonetiminden kurtulmak icin ciddi bir girisimde bulunmadilar. Halbuki ortam, Balkan Devletlerinin bagimsizligi icin cok uygundu. Bu tavirda, Osmanli Turklerinin onlara goturdukleri duzenin ve hosgoru anlayisinin etkisi buyuktur. Bu durum Osmanlilarin getirdiklerinin Balkanlarda mevcut olandan daha iyi oldugunu ve Balkan halklarinin yeni gelenlerden hosnut kaldiklarini gosterir. Ayrica Balkan dillerindeki yorgan, dosek, kapi, pencere gibi terimlerin Turkce’den gecmis olmasi da, Turklerin Balkanlara medeniyet goturduklerini gostermektedir.

Avrupa’nin o donemlerdeki durumuyla ilgili olarak, Prof. Djevad’in aktardigina gore (s.78-79) Jaques Bonaparte soyle diyor: "Alicenapligi hepimizce bilinen Fatih’in Istanbul’u almasindan yarim asir kadar sonra Bourbon baskumandaninin ceteleri (1527’de V.Karl yonetiminde) Roma’ya hucum ederek ele gecirmislerdi. Bu barbarlar esirlerin tirnaklarini sokmus , agizlarina erimis kursun dokmuslerdir. SimsIki bagli baba ve kocalarinin onunde kadinlari katletmisler, butun mabetlere tecavuz etmislerdir. Bu hayvanca vahset bir-iki gun degil , hic kesilmeden aylarca surmustur."

Prof. Ahmed Djevad’in (s.61), De Amicis’in “Constantinopole” adli eserinden aktardigi ve diger bir cok Batili yazarin da anlattigi sekilde Turkler, hosgorulu ve evrensel davraniyorlardi. "Eger Turkler egemenlikleri altina aldiklari milletlere, Hiristiyanlarin yaptigi gibi zorla Islamiyet’i kabul ettirmis olsalardi, ki buna kimsenin itirazi olamazdi. Bugun ne Ermeni meselesi, ne Girit meselesi, ve muhtemelen ne de Sark (dogu) meselesi olurdu. Oysa Turkler bunu yapmadilar." Ayni yazar devamla soyle diyor. "Hiristiyanlar tarafindan her yerden kovulan Yahudilerin melce bulabildigi tek ulke de barbar(!) Turkiye olmustur. Inanclari yuzunden yurtlarindan kovulanlarin hep Osmanli Imparatorlugu’nda melce bulabildiklerini goruyoruz." Bu konuda uzunca ornekler veren yazar goruslerini soyle surdurur: "Boylece, Hiristiyan Avrupa’nin bizzat Hiristiyan kani doktugu ve inanclari degisIk olanlara vahsice zulumler yapmaktan zevk duydugu bir devirde, Osmanli Imparatorlugu’nun, engizisyonun bulunmadigi, yakmalarin ve sihirbazlik ithamlarinin var olmadigi tek ulke oldugu kesindir."

Gercekten de Avrupa’nin bir bolumu bu haldeydi. 1850'li yilarda hâlâ kadinlarin icinde seytan oldugu iddiasiyla yakilmalari suruyordu. Bugun Bati, baska ulkelerden normal ya da kacarak gelen, siyasi veya inanclarindan dolayi baski gorduklerini soyleyenlere kucak acmaktadir. Ancak, bu yardimlarin bir kisminin gercek bir insanlik dusuncesiyle yapildigi suphelidir. Gelen bu insanlarin iclerinden sectiklerini, geldikleri ulkelerine karsi bir devirme ya da baskaldiri yapabilmeleri icin desteklemektedirler.

J. Baudrillard’in arka kapak yazisinda da belirttigi gibi bugun, geri kalmis ya da gelismekte olan ulkelerin baslarina sorun olan hemen butun hareketlerin beslendigi yerler, ABD ve Avrupa’dir. Bu ulkeler, inanci ister sosyalist, ister irkci fasist, ister Ayetullah Humeyni gibi dini olsun, herkesi barindirip, kimini de yetistirip geldikleri ulkelerine gondermektedir. Insan haklari evrensel beyannamesini yayinlayan Batililarin yonetimindeki Avustralya Kitasindaki yerlilere, henuz 1995 yilinda, lutfen vatandaslik hakki verilmesi beyannameye aykiri davrandiklarini gosterir. Bundan on bes yil oncesinde, Guney Afrika Devleti’ni yoneten beyazlar ise, zencileri yok sayiyorlardi. Dort yuz yil sonra bile, zencilerin secimlere katilamayacagini, yonetici olamayacagini soyluyorlardi. Malesef hicbir Batili ulke bu yoneticilere, ciddi bir baski uygulamiyordu.

Turkiye’yi ilgilendiren konularda ise, Avrupali bir kisim yoneticinin tavri yine yukaridaki gibidir. Avrupali cocuklari da zehirleyen eroin kacakciliklarina ragmen, PKK teror orgutunu, bazen sessiz kalarak, bazen yardim ederek desteklediler. Bilindigi gibi PKK ile mucadele, Turkiye’nin ekonomik bunalim ortamina girmesini hizlandirmistir. PKK ile yetinmeyen bazi Avrupalilar, bagnaz dini guruplari dahi, Turkiye’ye karsi ileride islerine yarayabilecegi dusuncesiyle desteklemeye ya da bu guruplarin faaliyetleri karsisinda sessiz kalmaya devam etmektedir.

Baska ulkelere insancil davranmalarini ogutleyen Avrupali yoneticiler, IRA, ETA gibi orgutlere ayni hosgoruyu gostermemektedir. Baader Mainhopf cetesinin ileri gelenlerinin baslarina gelenler bilinmektedir. Alman derin devleti tarafindan, kisa sure icerisinde intihar susleri verilerek, yok edilmeleri suphesi unutulmamistir. Bu uygulama gostermektedir ki, PKK gibi bir orgut Almanya’ya karsi mucadele etseydi, Almanya’da ne bir uyesi ne de sempatizanlarinin barinmalari cok zor olurdu.

Gunumuzde Avrupa’da yasayan Musluman bayanlara, basortusu konusunda izin verilmektedir. Ancak bu uygulama insanlari yaniltmamalidir. Cok az sayida olan Muslumanlara hosgorulu davranmalarinin nedeni devlet duzenini tehdit edecek boyutta olmamalaridir. Yoksa, ister Musluman isterse Hiristiyan olsun, Avrupa’nin icerisinden cikacak benzer guruplar sistemi tehdit ederse, Batinin cok sert davranacagini gecmis olaylar gostermistir. Bunu ABD guvenlik guclerinin, bir tarikat merkezini ablukaya almasi sonucu, 72 kisinin yanarak olmesiyle dunya gordu.

Bilindigi gibi, Osmanli Imparatorlugu 500 yildan fazla Balkanlarda hukum surdu. Osmanlilar buralari terk ettikten sonra, sanki bunca yuz yil hicbir sey degismemis, sadece bir ruyadan uyanilmis gibiydi. Hattâ kendi baslarina yapamayacaklari bir cok gelismeler de, ruyalarinda iken gerceklesmis olarak.

Bu konulari Cemil Meric soyle yorumlamaktadir: “Osmanli, Ilay-i Kelimetullah icin hayatini seve seve verir. Yani baglandigi dava ugruna hayatini istihkâr eder. Bu nedenle Osmanli istismar icin ulke fethetmez, imar icin fetheder. Bu duygulara sahip Osmanli, ulkesinin kapilarini butun insanlara acmistir. Osmanli’da adalet butun kurumlarin bel kemigidir.”

Osmanli Imparatorlugu’nun duraklama ve gerileme doneminde devleti savunmak, buyuk olcude Turklere kaldi. Devlet icerisindeki Turk olmayan cesitli topluluklarin gucsuzlukleri, umursamazliklari ve ihanetleri devam ediyordu. Onyargisiz olarak ve belgelere dayanarak hukum veren Batili tarihciler gibi J.P.Roux’ya gore (s.230) Turkler bu savunmayi, hayran kalinacak bir kahramanlikla ve buyuk bir ozveriyle yaptilar. Roux’ya gore bu ustun mucadeleden kendileri bir yarar saglamiyordu. Iste bu durum, ozverilerinin degerini yuceltiyordu. Butun sIkintilara ragmen Osmanlilar, yatirimlari hâlâ Balkanlara ve Arap ulkelerine yapiyorlardi. Anadolu tamamen az gelismislige ve kaderine terk edilmisti.

Gerileme donemlerinde Turkler, Yenicerilerin de ciddiyetsizlesmeleri sonucu genel olarak yenildiler. Kimi zaman da yendiler. Yendikleri savaslarin sonunda ise, masa basinda diger devletlerin baskisiyla kaybettiler. Ama, pes etmediler. Dunyada esi benzeri olmayan bir inanca sahip olduklarini gosterdiler. Mucadeleyi surdurduler. Butun bu olumsuz sartlarda bile, egemenlikleri altindaki baska milletlere kotu davranmadilar. Sadece devlete baskaldiran bazi guruplari ve insanlari cezalandirdilar, ama kisisel olaylar haric, devlete baskaldirmayan yabanci halklara kotu davranmadilar.


Osmanli’nin geriledigi donemde Avrupa’da iki imparatorluk daha vardi: Avusturya-Macaristan ve Ingiltere. Bu ikisi de, yikildiklari son savaslara kadar, hep imparatorluklarindaki diger milletleri savasa surduler. Avusturya-Macaristan Imparatorlugu’na butunuyle bakildiginda, 19. yuzyilin ikinci yarisindan itibaren ekonomik gerileme vardi. Ancak dikkatle incelendiginde, P. Kennedy’nin kanaat olarak aktardigina gore (s.252), Viyana civari ve Bohemya bolgesi gibi oz ulkelerinde, ekonomik gelisme soz konusuydu. Demek ki, Avrupali Imparatorluklar egemenliklerindeki baska halklari somurerek, artik degerleri kendi oz ulkelerine tasiyorlardi.

Ingilizler, neredeyse bir dunya imparatorlugu kurarak mustemlekelerini somurmelerine ragmen, 19. yuzyilda o bolgelerde ciddi sayilabilecek cok az eser biraktilar. Halbuki, Turkler egemenlikleri altindakileri de korumak icin sadece kendileri savasa gidip perisan oluyorlar, ama sIkintilarina ragmen, bu milletleri rahat ettirmek icin hâlâ calisiyorlardi. Avrupalilar ise, Turklerin davranislarinin tersini uyguluyorlardi. Kendi menfaatlerinin korunmasi icin kendilerinden cok egemenlikleri altindaki insanlari savasa suruyorlardi. Diger taraftan da Avrupalilar, o milletleri ekonomik olarak somuruyorlardi.

Turklerin kendileri savasa gidip, egemenlikleri altindakileri rahat ettirme cabalarini, bazi Avrupalilar baska turlu degerlendirebilirler. "Turklerin hatasi" olarak nitelendirebilirler. Avrupalilar ile Turkler arasindaki bu anlayis farki, Cemil Meric’in yorumlarini hakli cikariyor. Cemil Meric, Osmanli’nin, baglandigi dava icin hayatini severek verdigini soylerken, Avrupalinin ancak yakin ve elle tutulur cikarlar ugruna fedakarlik yapabilecegini belirtir. “Avrupa kapitalizminin manivelasi kârdir, Osmanli’da ise kâr diye bir kavram yoktur” der.

Prof. Dr. A. Djevad’in Rumen Popescu Ciocanel’in "Revue du Monde Musulman" dergisinin Aralik 1906 sayisindan aktardiklari (s.79): "Fatih bir millet olan Turkler idareleri altindaki cesitli milletleri Turklestirmeye calismamis, onlarin din ve geleneklerine saygi gostermistir. Romanya icin, Rus veya Avusturya idaresi yerine Turk idaresi altinda yasamak bir sans olmustur. Zira, aksi taktirde bugun Rumen milleti diye bir millet olmayacakti." Nitekim Karadeniz’in kuzeyi bir Turk yurdu iken, Ruslarin egemenligine gectikten sonra bolgede Turk kalmadi.

Bu gercekler, Osmanli egemenliginde yasayan diger bazi milletler icin daha da gecerlidir. Anadolu’da yasayan Ermeni, Rum ve Kurtler icin, Turk idaresinde yasamak bir sans olmustur. Ermeniler ve Rumlar, Osmanli yonetiminde Turk tebaadan daha rahat yasadilar. (Kazan Hanliginin baskenti Kazan’da bile ayri bir Ermeni mahallesi vardi.). Kurtler ise, Selcuklu ve Osmanli Turkleri sayesinde ayakta kalabilmislerdir denilebilir. Degil devletleri, beylikleri bile olmayan Kurtlerin Ermeniler, Farslar ve Araplar arasinda benliklerini koruyarak yasayabilmeleri pek mumkun olmayabilirdi. Turkler sayesinde hayatta kaldiklari gibi, kendi baslarina ulasmalari mumkun gorunmeyen bir medeniyet icerisinde yasadiklari soylenebilir. Nitekim Turklerin Ortadogu bolgesindeki egemenlikleri son bulunca sIkinti baslamistir. Bugun Turkiye’de yasayan Kurtlerle, en kaliteli petrole sahip bir devlet olan Irak’ta yasayan Kurtler arasindaki yasam kalitesi farki bile, tek basina yukaridaki iddiayi dogrular.

Benzer konumdaki Ermeniler, 1895’te ilk buyuk isyanlarini gerceklestirdiler. Yurt disinda kurduklari Hincak ve Tasnak gibi teror orgutleri Osmanli egemenlik alaninda faaliyetlere basladi. Bu teror orgutleri dis destekle silahlandilar. Turk ve Kurt koylerini basmaya ve insanlari oldurmeye basladilar. Amaclari hayallerindeki buyuk Ermenistan’i kurabilmek icin bolge halkini o yoreden surmekti.

Sonra I. Dunya Savasi sirasinda dusmanlarla isbirligi yaptilar. Rus ordusuna kayit yaptirdilar ve Turklere karsi savastilar. Ermeniler, bolgedeki silahsiz Turk ve Kurt koylerini basmaya devam ettiler. Osmanli arsivlerine gore Ermeniler, 500.000 den fazla insani vahsice katlettiler. Kendilerini korumak icin silahlanan Turk ve bilhassa Kurt koyleri de Ermenilere karsilik verdiler. Ihanet derecesindeki bu davranislarina ragmen Ermeniler, Osmanli yonetimi tarafindan korunmaya calisildi. Savas bolgesinden ulkenin daha rahat yorelerine aktarildilar. Bati Anadolu ve Istanbul’daki Ermeniler yerlerinde kaldi. Bu yer degistirme sirasinda guvenlik acisindan tren istasyonlari ve demiryollari kullanildi. Askerlerin cogunun cephede olmasi sebebiyle Turk ordusunun yetisemedigi bazi yorelerde, Ermenilerden cok eziyet gomus olan Turk ve Kurt halklarindan onlara saldiranlar oldu. Halklar arasindaki bu catismalarda her taraftan da cok sayida insan oldu. Turk ordusu, I. Dunya Savasinin yogunlugu icerisinde bu catismalari onledi. Goc kafilelerine saldiranlari yakalayarak mahkeme etti. Bunlardan yaklasIk 3.000 kisiyi idam dahil cesitli cezalara carptirdi.

Olaylarin yasandigi tarihler dunyada hastaliklarin etkili oldugu yillardi. Nitekim Ataturk Tarih Kurumu’nun rakamlarina gore, 1914-1918 arasinda Osmanli ordusunun mensuplarindan 401.859’u, hastaliklar sebebiyle hayatini kaybetmistir. Tiflis’e goc eden Ermenilerin basina gelenler ise daha kotudur. Tiflis o donemde Ruslarin isgalindedir. Ermenilere yardima giden ABD misyoner derneklerinin rakamlarina gore Tiflis’te 350.000 Ermeni gocmen vardir. Ama hastaliklardan dolayi bunun 258.000’i Tiflis’te hayatini kaybetmistir. Halbuki bugunku Suriye sinirlari icerisine goc ettirilen Ermenilere Osmanlilar, cok guzel isleyen bir tedarik duzeniyle iyi bakmislardi. Yiyeceklerini, sagliklarini temin icin ABD buyukelcilerini bile sasirtan organizasyonlar yapmislardi. Ziraatcilik yapmalari icin tohumluklar bile verilmisti.

Dunya Savasindan sonra Fransizlar ve Ingilizler Suriye’ye yerlestiler. Ellerinde her imkân vardi. Turklerin Ermenilere karsi yaptigi en kucuk bir yanlisi goremediler. Olaylarin canli sahitleri hayatta olmasina ragmen, Turkleri yargilayabilecek hicbir hata bulamadilar.

Yine savas sonunda galipler Istanbul’u isgal etmislerdi. Osmanli’nin butun arsivleri ellerindeydi. YaklasIk 140 Ittihat ve Terakki partili Turk onderini tutuklayarak, Malta’da hapse attilar. Ermeni olaylarini arastirdilar. Ama mahkeme acabilecek kucuk bir delil bile bulamadilar. Hersey ellerinde iken yapabilecek birsey bulamayanlarin, 80 yil sonra konuyu tekrar gundeme getirmelerinin tek aciklamasi siyasi sebepler olabilir.

Rumlar ise Turklerin Kurtulus Savasinda, Turklere karsi dusmanlarla birlik olup savastilar. Rumlar, Cumhuriyetle birlikte Yunanistan’daki Turklerle takas edildiler. Iki taraf da karsilikli olarak ve anlasarak goc ettiler. Anadolu’dan 150.000 Rum goc ederken Turkiye’ye 400.000 Turk goc etti. Kurtler ise Yavuz Sultan Selim doneminden itibaren, vergi vermediler ve askere alinmadilar. II. Abdulhamit donemindeki Kurt Hamidiye Alaylarina askeri birlikler denilemez. I. Dunya Savasi sirasindaki olaylari Sevket Sureyya Aydemir’den ogreniyoruz.

Turkler, Gok Tanriya inanirken dahi, dogru ve yanlisi Tanrinin bildigini dusunurlerdi. Ibrahim Kafesoglu'nun G.Feher'den ve V.Besevliev'den ayri ayri aktardigina gore (s.97), Direklerdeki 2. Bulgar Kitabesinde yazili olan Bulgar Turklerinin hani Kurum Hanin su sozleri bu davranislarina isaret etmektedir. " Dogru insani ve yalanciyi, Tanri bilir. Bulgarlar (Turkler), Hiristiyanlarin (Bizanslilarin) iyiligi icin cok calistilar. Ancak onlar bunu cabuk unuttu. Fakat Tanri biliyor." Bu nedenle Turkler, yonetimleri altindakilere hep iyi davrandilar. Ama nankorluk edenleri, kendi gucleri yettiginde, Tanri adina cezalandirdilar. Kendi guclerinin yetmedigi durumlarda ise, olayi Tanrinin adaletine biraktilar.

TURKIYE CUMHURIYETI’NDE HOSGORU

Turklerin hosgorululuklerinin evrenselligi sureklidir. Bazilarinin ileri surdukleri gibi, imparatorluk zamaninda diger milletleri yonetebilmek icin, zorunlu olarak uyguladiklari bir yol degildir. Bunu anlamak icin imparatorluk sonrasi Turkiye Cumhuriyeti’ndeki olaylara bakmak yeterlidir.

Ermeni teror orgutu ASALA, 1970'li yillarda Turk Buyukelcilik mensuplarini oldurmeye basladi. Turkiye disinda, genelde Avrupa ve Amerika’da meydana gelen bu olaylari, ilgili ulkeler onleyemediler. Oldurme olaylari on yildan fazla surdu. Bu donemde, ne Turkiye Devleti, ne de herhangi bir Turk kurulusu, Turkiye’deki Ermenilere karsi baski yapmadilar. Ulkelerindeki cok zengin Ermeni is adamlarina saldirmayi ve hattâ islerini engellemeyi bile dusunmediler. Turkiye’deki Ermeniler, zengin ve rahat yasamlarini surdurduler.

Ayni sekilde, cogunlugu Kurt kokenli olan ve bazi Batililarin destekledigi PKK teror orgutu, Turkiye Cumhuriyeti’ne karsi 1984-1999 arasinda cok ciddi olarak silahli mucadele verdi. Halen yer yer catismalar devam ediyor. Bebekler dahil, on binlerce masum insan oldu. Onbinlercesi de sakat kaldi. Istikballeri kararanlar ise cok daha fazlaydi. Sonunda butun Turkiye’nin gelecegi bulutlandi. Turkiye’nin bu mucadele sirasinda silaha harcadigi ve bosa giden para ise, korkunctu. Bosa giden harcamanin, Turkiye’nin bir yilik butcesine denk oldugu tahmin edilmektedir. Bu rakam ekonominin guclenmesine harcanmaliydi. Eger ekonomiye harcansaydi bugun, terore bulasmis bazi Kurtler dahil, Turkiye’deki kisi basina milli gelirin en az iki katina cikmasi dogaldi.

Iste butun bu olumsuz sartlar altinda bile, ne Turk Devleti, ne de sivil kuruluslar, kendilerine silah cekmeyen PKK disindaki Kurtler uzerinde ciddi bir baski yapmadilar. Aksine, Kurt is adamlari, Devletin en kârli ihalelerini almayi surdurdu. Kurt burokratlarin hem sayilari artti, hem de makamlari yukseldi. Kurt kokenli siyasiler ise, daha da iyi duruma geldiler. Kurtlerin oturmadigi bolgelerden aday olarak, Turk secmenlerin oyuyla, TBMM’ne girmeyi surdurduler. Bir kisim Kurt milletvekillerinin yeminlerine uymayarak, yanlis hareket etmeleri uzerine cezalandirilmalari, bu gercekleri ortemez.

Butun bunlar da gosteriyor ki Kurtler, Turkiye Cumhuriyetinin yonetiminde, varliklarindan daha cok etkililer. Buna ragmen Turkiye Cumhuriyeti yoneticilerinin PKK olayina bakisi, Osmanli yoneticilerinin “Celâli Isyanlari”na bakisi ile aynidir. Hadise ayrimcilik olarak degil, devlet duzenine baskaldiri olarak degerlendirilmektedir. Cunku PKK, baslangicta teror eylemlerini Kurt kokenli insanlara yoneltmisti. Eger Turkiye Devleti, olaya devlete baskaldiri olarak bakmayarak, vatandaslarinin hukukunu korumaya kalkismasaydi, bugun Kurtler birbirleriyle carpisiyor olurdu.

Turklerdeki hosgoru anlayisi bireylerin yasantilarinin hemen her alaninda kendini gosterir. Halk, insanlarin yaptiklari hatalara, yoneticilerin yanlislarina, is sirasindaki aksakliklara, sIkca da olsa izin istemelere vb. disiplinsiz davranislara karsi hep hosgoruludur. Bu nedenle is hayatinda, bir Turkun idaresinde calisan diger bir Turk’ten, Almanlardaki is disiplinini beklemek yanlis olur. Halbuki Turkler, baska milliyetlerin yonetiminde ciddi ve disiplinli calisirlar. Ama kendileri gibi hosgorulu davranan ve “hayir” diyemeyen Turk yoneticilerin yonetiminde ayni disiplini gosteremeyebilirler.

Hosgoru anlayislari disipline edilemedigi zamanlarda Turkler, duzensiz ve idare edilemez bir konuma girebilirler. Turklerdeki hosgoru ile uste kesin itaat duygusunu birlikte yurutmek gerekir.

Turkler, genel anlayis olarak kendilerinden destek, yardim, is gibi istekleri olan magdurlara karsi "hayir" diyemezler. Bu davranislari hosgorulugun bir sonucudur. Bir Turk, hic tanimadigi bir insani magdur gorurse, "hayir" diyemez. Yapisini bildigi, hatirini kiramayacagi bir kisi icin, hic menfaati olmadan destek verebilir. Hattâ bu durum, ozel sektor icin de gecerlidir. Turkiye’de sIkintiya giren, ya da batan ozel isyerlerinin batmalarinin bir sebebi de, "hayir" diyememeleridir.

Ancak gunumuzde devlet burokrasisinin yapisi, yeni bir anlayisi ortaya cikarmaktadir. Normalde hayir diyemeyen anlayisin yerini, herseye hayir diyen bir burokratik tutum almak uzeredir. Turklerin hosgoru anlayislarina ters olan bu davranislarin surmesi, gelecek icin tehlikelidir.

Turklerin "hayir" dedikleri ve hosgoru gostermedikleri konular da vardir. Vatanlarina ve namuslarina uzanan bir tehlike sezdikleri zaman, cevaplari kesin olarak "hayir" olur. Kendilerine herhangi bir konuda hoslanmadiklari bir baski geldigi zamanlarda da, cogunlukla "hayir" derler. Vatan ve namuslari tehlikeye girince hemen harekete gecerler. Baska bir konuda baski geldiginde ise “hayir” demek icin ortamini buluncaya kadar beklerler.

Turkler, kurduklari imparatorluklarda halklarin bir arada baris icerisinde yasayabileceginin ornegini dunyaya verdiler. Sahip olduklari yoneticilik ozellikleri ile en bunalimli bolgeleri en az sorunla yonettiler.

Turklerin uyguladiklari ve uygarliga kazandirdiklari bu yonetim anlayisina, bugunku dunya daha cok ihtiyac hissetmektedir.


MUSTAFA KEMAL'İN ÇOCUKLARININ MESAJIDIR:

Bugün, Atamızla aynı iman ve katiyetle söylüyoruz ki,

Milli ülküye, herşeye rağmen tam bir bütünlükle yürümekte olan Türk milleti 'nin (ne mutlu Türküm diyenin) büyük millet olduğunu, bütün medeni alem az zamanda bir kere daha tanıyacaktır.

Asla süphemiz yoktur ki, hızla inkişaf etmekte olan Türklüğün unutulmus büyük medeni vasfı ve büyük medeni kabiliyeti, yarının yüksek medeniyet ufkundan yeni bir günes gibi doğacaktır!

Ne mutlu Türküm diyene!.





Bunları Biliyor muydunuz?

Bunları Biliyor muydunuz?

* 1-Che Guevara, 1967 yılında Bolivya’da yakalanıp öldürüldüğünde sırt çantasından; “Atatürk’ün... Büyük NUTKU’nun” çıktığını...”

* 2- Fidel Castro nun:12 Mayıs 1961 tarihinde Havana'da görevli genç Türkiye diplomatı Bilal Şimşir'den ABD NİN BİLGİSİ OLMAMASI şartıyla "Atatürk'ün Büyük Nutuk Kitabını" istediğini... Ve: "Devrimci M.Kemal ATATÜRK varken, Türk gençleri neden kendilerine başka önder arıyorlar?" dediğini,

* 3- 1935'teki Uzun Yürüyüş öncesinde Şankay Meydanı'nda toplanan binlerce Çinliye seslenen Mao'nun ilk sözlerinin : "Ben, Çin'in Atatürk'üyüm. ."olduğunu,

* 4- Yunan başkomutanı Trikopis`in, hiçbir zorlama ve baskı olmadan her Cumhuriyet bayramında Atina'daki Türk büyükelçiliğine giderek, Atatürk`ün resminin önüne geçtiğini ve saygı duruşunda bulunduğunu,

*5- 1938'de, General McArthur'un en zor, en problemli, en buhranlı döneminde, danışman, senatör ve bakanlarından oluşan yüz yirmiden fazla kişiye; "Şu anda hiçbirinizi değil, büyük istidadı ile Mustafa Kemal'i görmek için neler vermezdim" dediğini,

* 6- 1938'de Ata`nın ölümünde Tahran gazetesinde yayınlanan bir şiirde;"Allah bir ülkeye yardım etmek isterse, onun elinden tutmak isterse başına Mustafa Kemal gibi lider getirir" denildiğini,

* 7- 2006'da ise AB Uyum yasaları gereğince devlet dairelerinden Atatürk resimlerinin kaldırılmasının istendiğini ...