CUMHURIYET AHLAK ÜSTÜNLÜĞÜNE DAYANAN BİR ÜLKÜDÜR, CUMHURİYET ERDEMDİR

Dünyayı Düzenleme / Dünyayı Kontrol Etme ve Sevr'den BOP'a Türkiye (1)




















TÜRKİYE’NİN SORUNLARI

BAKIN, OKTAY AKBAL BUNDAN 40 YIL ÖNCE NASIL UYARMIŞ ATATÜRKÇÜYÜM DİYEREK MANGALDA KÜL BIRAKMAYANLARI … SANKİ BUGÜN VE BUGÜNKÜLER İÇİN YAZILMIŞ GİBİ…

OKUYAN MI VAR, DERS ALAN MI VAR, KILINI KIPIRDATAN MI VAR, ÜZERİNE ALAN MI VAR!…

-Çirkin politikacılık, particilik, demokrasi maskesi altında nasıl da sardı bizi! Nasıl da yeni çıkmazlara iteledi bizi! Atatürk’ün kesilmiş olan yolu açılmadı, daha da kapandı o yol; tıkandı, örtüldü dört yandan. Adı var, kendi yok bir duruma getirildi Atatürkçülük.

-Gençlikle Atatürk bir bütündü. Ayırmaya çalışanlar oldu bu iki ölümsüz gücü. Ayırdılar da Ata’yla gençliği birbirinden. Bütün çabaları şudur: Gençlik Atatürk diye bir mitosa, kupkuru soğuk bir büste, bir heykele bağlansın. Fikirleri, görüşleri, istekleri, özlemleri, vasiyeti unutturulsun, yok edilsin. Atatürk’ün yozlaştırılmış bir görüntüsü, yorumu sunulsun gençliğe!

-Vakit geçiyor, tehlike çanları çalmakta. Bırakın aranızdaki kısır çekişmeleri! Karşınızda cephe kurmuş dinciler, ırkçılar, çıkarcılar, renksizler, fırsatçılar, Atatürk düşmanları ortaklığını görün artık! Sizler doktrin tartışmalarıyla zamanı harcarken, karşı-devrimci güçler eyleme geçmiş, köşe başlarını, dorukları, geçitleri tutmuşlar. Bunu ulusun desteğini sağlayarak da yapmış değiller. Buna rağmen arkalarını sermaye güçlerine dayamışlar, partizan birlikleriyle dehşet saçıyorlar. Atatürk Cumhuriyeti’nin temellerini çökertme mücadelesi veriyorlar.

Kaynak: Oktay Akbal, Atatürk Yaşadı mı? Cumhuriyet Kitapları, 2000, s.85, 87, 93.


Prof. Dr. Cihan Dura

.

ABD, TSK'yı yeniden yapılandırıyor

12 Eylül askeri darbesini dönemin ABD Başkanı J. Carter'a duyuran Paul Henze'ın "Bizim çocuklar işi becerdi" anlamına gelen "Our boys have done it" biçimindeki sözleri, TSK ile ABD arasındaki ilişkinin niteliğini özetleyen en çarpıcı ifadelerden biriydi. Amerika’nın, kendisine sadakatinden şüphe etmediği Süleyman Demirel gibi siyasetçilerin devrilmesini bile onaylarken, Türkiye'de orduyu kendi stratejik çıkarları bakımından temel düzenleyici aygıt olarak gördüğü biliniyor.

Amerikan çıkarlarına bağlanan 24 Ocak türünden ekonomik programların yeniden hayata sokulacağı "istikrar" ortamı, ABD destekli cuntanın yönettiği baskı ortamında gerçekleşti.

Dahası, TSK-ABD ilişkileri, Türkiye'de orduya dayanarak politika yapan çevrelerin bütün iddialarını boşa düşürecek örneklerle de doludur. Örneğin, İP tarafından Anti-Amerikancı Kemalist bir darbe olarak desteklenen 28 Şubat müdahalesinin Genelkurmay Başkanı Orgeneral İsmail Hakkı Karadayı, 1998 Temmuzu'nda "üstün hizmetleri" dolayısıyla ABD Genelkurmay Başkanı Hendry Shelton'dan üstün liyakat nişanı almıştı.

Karadayı'ya verilen "U.S. Legion of Merit" nişanının "Degree of Commander" "Kumandan Derecesi" adını taşıdığı belirtiliyordu. Bu nişanın ABD Genelkurmay Başkanlığı’nca ancak "müstesna-takdire şayan" davranışları tespit edilen kişilere verilebilen en yüksek paye olduğu açıklandı.

Karadayı ABD'den ilk defa madalya alıyor değildi. 1995 yılında dönemin Kara Kuvvetleri Komutanı Sullivan'ın elinden daha düşük dereceli bir liyakat nişanı almıştı. Ve ABD'den liyakat madalyası alan ilk genelkurmay başkanı da değildi.

1987 yılında da, dönemin Genelkurmay Başkanı Necip Torumtay'a, ABD'nin o dönemki Genelkurmay Başkanı William Crowe tarafından nişan takıldı.

Ve bu madalya, son olarak geçen yıl, dönemin Genelkurmay Başkanı John M. Shalikashvili tarafından İsrail eski Genelkurmay Başkanı Amnon Şahak'a verildi.

Şimdiye kadar dünyada çok sayıda yabancı askeri lidere sunulan bu nişanı İngiltere ve Avustralya gibi bazı ülkeler kabul etmiyor.

ABD'NİN KAFAKOL PROGRAMI

Bu nişanların Amerikalılar açısından ne anlama geldiği konusunda bir fikir vermesi ve ABD'nin TSK'nın üst düzey subaylarına karşı yaklaşımını göstermesi bakımından, 2000 yılında Bilderberg toplantısına katılmış "derin" bir gazeteci olan Hürriyet'in Ankara temsilcisi Sedat Ergin'in imzası ile 21 Nisan 1989 günü Hürriyet gazetesinde 8 sütuna yayınlanmış bir manşet haberi hatırlamakta yarar var: "ABD'nin kafakol programı"

Haberin üst başlığı ise şöyleydi: "ABD subay eğitme bahanesiyle, dost ülkelerin gelecekteki yöneticilerini kendi saflarına çekiyor". Haberin spotunda ise şu ifadeler yer almıştı: "ABD Genelkurmay Başkanı Oramiral William Crowe, Kongre'de yaptığı açıklamada, müttefik ülke subaylarına, Amerika'da eğitim görmeleri için verilen bursların amacını, 'Bu ülkelerin orduları, askeri ve siyasi lider kadrolarının üzerinde etki sağlama' olarak açıkladı. ABD'nin askeri burs verdiği ülkeler arasında Türkiye liste başında. Burslardan yararlanan Türk subaylarının sayısı ise 4 bin 461". Haberin içinde ise, 1950 yılından 1987 yılı sonuna kadar geçen 37 yıl içinde, ABD'nin Türk subaylarının Amerika'da eğitim ve talimleri için toplam 133 milyon dolar harcadığı belirtiliyordu. Manşet haberin devam eden bölümlerinde Senatör Nunn'un şu sözlerine yer veriliyordu: "Pek çok ülkede ordu, politikanın içinde olmasa bile, kimin siyasi lider olacağı ve ne kadar görevde kalacağı konusunda çok büyük etkiye sahip bulunmaktadır."

Pentagon'un raporundaki şu ifadeler de dikkat çekiciydi: "IMET (Uluslararası Askeri Eğitim ve Talim) programı diğer ülkelerin askeri ve sivil liderlerine gelecekte yaklaşabilmek bakımından da önemli imkânlar sağlamaktadır. ABD'de eğitim görmeleri için seçilen öğrencilerin çoğu zaten üst kademe askeri lider olma özelliğine sahip subaylardır. Bu programda ABD'de eğitim gören askeri liderler, geçmişte olduğu gibi gelecekte de ülkelerinde önemli görevler üstleneceklerdir. Örneğin bugün dünyada bakan, büyükelçi, kuvvet komutanı ve askeri okul komutanı pozisyonlarında IMET eğitimi görmüş 1500 kişi vardır. IMET, uzun vadeli bir yatırım olarak çok değerli bir güvenlik yardımı aracıdır ve ABD'ye sayısız yararlar sağlamaktadır."

1800'LERDE BAŞLAYAN İLİŞKİLER 2.DÜNYA SAVAŞI'NIN ARDINDAN BİR BAĞIMLILIK İLİŞKİSİNE DÖNÜŞTÜ

Türkiye'nin Marshall yardımından yararlanmaya başladığı 1947'den başlayarak, NATO'ya girdiği 1952'den bu yana süregiden ilişkilerde, ABD açısından yukarıda belirtilen yöntemler önemli olmuştu.

Ancak ABD ile Türkiye ilişkileri bundan da ötelere dayanıyordu. Amerika'nın Türkiye'yi kendisine bağımlı kılmasına giden tarihsel kökler, daha Türkiye Cumhuriyeti kurulmadan önce alınan imtiyazlarla başlamıştı. İlk Amerikan Ticaret Odası 1811'de İzmir'de açılmış, 1827'de bunların sayısı dördü bulmuştu. Bu açıdan önemli bir belgesel çalışmada şöyle deniliyor: "İki ülke arasındaki ticaret ilişkilerinin yoğunlaşmasına bağlı olarak Amerikan hükümetinin Osmanlı İmparatorluğu'nda resmi bir konsolos bulundurma ve bir ticaret sözleşmesi imzalama yönündeki baskılarının da artığını görüyoruz. Böyle bir sözleşmenin imzalanmasına Osmanlı hükümetinin uzun süre yanaşmadığını, 1830 yılında Amerikan hükümetinin isteklerini kabul ettirmeyi başardığını biliyoruz. İşte, 1830 yılında imzalanan bu ilk ticaret sözleşmesi, iki ülke arasındaki ticaret ilişkilerini tam yüzyıl süreyle yönlendiren temel belge niteliğindedir: " (Doç. Dr. Oral Sander-Doç. Dr. Kurthan Fişek, "ABD Dışişleri Belgeleriyle Türk-ABD Silah Ticaretinin İlk Yüzyılı 1829-1929", Çağdaş Yay, 1977, sayfa 19)

Amerika'ya kapitülasyon niteliğinde haklar tanıyan bu sözleşme, ticarette Amerika'yı "en çok gözetilen ulus" olarak nitelendirmektedir. Sözleşmenin en önemli maddesi ise, dördüncü maddedir. Buna göre, Osmanlı yargı organları, Amerikan temsilciliğinin resmi tercümanı hazır bulunmadıkça, Amerikan ve Osmanlı uyrukları arasındaki davalara bakamayacak, Amerikan yurttaşlarını tutuklayamayacaktır; tutuklama yetkisi, ancak Amerikan diplomatik yetkililerince kullanılabilir.

Yine aynı çalışmadaki verilere göre, 1869 yılında Birleşik Amerika'nın Osmanlı İmparatorluğu'na toplam ihracatının yüzde 79.56'sı silah ve cephaneydi. ll. Abdülhamit'in tahta çıkmasının ilk ve ikinci yılında bu oran yüzde 90'ı aşıyordu.

Bu ağırlık, sonraki yıllarda, yerini belirli bir süre Almanya'ya bırakıyor. Ancak ll. Dünya Savaşı'ndan Almanya'nın yenik çıkması ve bu dönemin ardından ABD'nin de kapitalist bloğun patronu olmasıyla aynı dengeye geri dönülüyor. Bu ilişkinin, Türkiye'nin NATO'ya dahil olmasından sonraki yönü bakımından fikir vermesi açısında da, başka bir kaynaktaki şu tespitler önemli: "Türk-Amerikan ilişkilerinin özellikle askeri alanda gelişmesine paralel olarak iki ülke arasında çok sayıda askeri, ekonomik ve teknik ikili anlaşma imzalandı. 1950'lerin ortalarından itibaren TBMM'de ve kamuoyunda ikili anlaşmaların niteliği konusunda başlayan tartışmalar, Türkiye'de NATO ve ABD karşıtı görüşlerin yükselme süreci içerisinde 1970'lerin başlarına kadar devam etti. ABD'yle yapılan ikili anlaşmaların sayısı ve alanları konusunda bugün bile kesin rakamlar yoktur. Bu konuda çelişkili bilgiler ileri sürülmüştür. Süleyman Demirel'in 1966'da başbakanken açıkladığı kadarıyla, Türkiye ile ABD arasında 1952-1960 döneminde 54 ikili anlaşma yapılmıştır. 1970'te Türk yöneticilerin yaptıkları açıklamalara göre, bu sayı 91'dir. Sayıların çelişkili olmasının nedeni, anlaşmaların büyük bir çoğunluğunun TBMM'ye getirilmemesi ve gizli nitelikte olmasıdır." (Türk Dış Politikası, Kurtuluş Savaşı'ndan Bugüne Olgular, Belgeler, Yorumlar, Editör: Baskın Oran, sayfa 556) Tüm bu veriler, ABD-Türkiye ilişkilerinde, askeri yönün ABD tarafından ne kadar kritik bir yere oturduğunu göstermenin yanında, giderek ABD'ye olan bağımlılığın derinleşen bir seyir izlediğini de gösteriyor. Ancak, ait olduğu tarihsel koşullardan bağımsız olarak belgelerin komplo teorisi fanatiklerinin vazgeçilmez aracı olduğunu gözden ırak tutmadan yapılacak her değerlendirme, ele aldığı belgenin ne anlama geldiğinin doğru bir analizini de içermelidir.

Bu açıdan değerlendirildiğinde, ABD ile Türkiye arasındaki ilk ilişkilerin yaşandığı 1980'lerin başları, “hasta adam” konumundaki Osmanlı'dan imtiyazlar kopararak nüfus elde etme arayışının bir ifadesi olarak ele alınabilir. Kurtuluş Savaşı yılları ise, bu savaşa kumanda eden Mustafa Kemal ve çevresinin, 1917'de gerçekleşen Ekim Devrimi ile kapitalist işgalci güçlere karşı Sovyetler Birliği'nin ulusal kurtuluş hareketini destekleme politikasının bir ürünü olan desteği arkasında bulduğu yıllardır. ABD'nin Türkiye üzerindeki nüfusunu yeniden tesis etme ve derinleştirme süreci ise, 2. Dünya Savaşı'ndan kapitalist bloğun patronu olarak çıkması ile başlıyor. Türkiye'nin temel bir tercih olarak ortaya koyduğu batı kapitalizmi zincirinin bir halkası olarak davranma politikasının doğal bir sonucu olarak girilen bu ilişkinin ilk diyeti, Amerikan çıkarları için Kore'de Türk gençlerinin can vermesi olmuştu. 26 Temmuz 1950 tarihinde Hürriyet gazetesinin sekiz sütuna manşet olarak"Kore'ye silahlı kuvvetler gönderiyoruz" başlığıyla haberini verdiği bu gelişme, ABD'nin TSK'yı kendi çıkarları için başka coğrafyalara sürmesinin, Türkiye ile hiçbir husumeti bulunmayan halkların üzerine göndermesinin ilk örneğiydi. Türkiye Kore'ye ilk aşamada 4500 asker gönderdi. 15 ülke içinde ABD'den sonra en çok asker yollayan ikinci devlet olan Türkiye'nin Kore'ye gönderdiği askerlerin sayısı, savaşın ilerleyen safhalarında 6000'in üzerine çıktı. 27 Temmuz 1953'te imzalanan ateşkese kadar, bu savaşta yaşamını yitiren Türk askeri sayısı 721 olurken, 672'si yaralanarak geri döndü. 234 asker esir düşerken, 175 asker kayboldu.

Türkiye askeri kurmaylarının bu dönem ve sonrasındaki temel politikaları, Amerikan işbirlikçisi iktidarlarla aynı minvalde, Türkiye'nin çıkarlarını ABD'nin çıkarları içinde gören, onun içinde eriten bir nitelik taşıdı.

SOĞUK SAVAŞ DÖNEMİNDE

TSK-ABD İLİŞKİLERİNİN KARAKTERİ

Ancak Sovyetler Birliği'nin varlığı ile biçimlenen güç dengeleri tarafından belirlenen iki kutuplu dünyada, Amerika'nın sürdürdüğü "Soğuk Savaş" politikası, Türk askeri birliklerinin kafasına çuval geçirmeyi değil, onları yazının girişindeki verilerde de ifadesini bulan biçimlerde "kazanmayı" gerektiriyordu. Kıbrıs'taki Amerikan dayatması karşısında İsmet İnönü'nün "Yeni bir dünya kurulur ve Türkiye de bu dünyada yerini alır" sözleri de bu dengelerin sağladığı avantajlı koşullara dayanıyordu.

Sonuçta her bağımlılık ilişkisi, bağlı bulunduğu koşullar içinde gerçekleşir ve bağımlılığının niteliği ve düzeyi, o koşulların da etkisiyle belirlenir. Bu açıdan bakıldığında, Soğuk Savaş koşulları içinde TSK'nın ABD ile ilişkilerini belirleyen dışsal ve içsel yapıyı şöyle özetlemek mümkün:

Modernleşme çabalarında öndeki güç olan ve Kurtuluş Savaşı'nın da sağladığı pozisyonla, devlet politikalarının belirlenmesinde hükümetlerin de üzerinde vesayetçi bir konumda bulunan TSK, "ulus devletin" bekasından sorumlu temel güç olarak kendisini görmüştür. Bugün de, henüz köklü bir değişikliğe uğramamış olan TSK, NATO'ya dahil olduğu süreçle birlikte, eğitim müfredatında "Kemalizm"le Amerikan "müttefikliği"nin esaslarını yan yana ele almış, bunun sonucunda da, hem birlikleri Kore'ye gönderilebilen hem de "Türkiye Cumhuriyeti'nin bölünmez bütünlüğünden" kendisini sorumlu hisseden bir yapı çıkmıştır ortaya. Anti-emperyalist gençlik hareketinin ortaya çıkışı ve ardından da Amerikan karşıtı devrimci muhalefetin güç kazanması sonucunda, bu etkinin belirlediği yıllarda, tarihsel gelenekleri ya da ABD etkisinin yanında devrimci muhalefetin yarattığı rüzgarın etkisini de saflarında hissetmiş olan TSK'da, Kemalizmle sosyalizmin harmanlanmasından oluşan görüşlerin taban bulmuş olması dönemin özelliklerine son derece uygundu. Ancak, 12 Eylül askeri darbesi bu etkinin sınırlı düzeyde potansiyel örgütlülüğünü de tasfiye etti.

TSK-ABD İLİŞKİLERİNİN 1989'U: SÜLEYMANİYE OLAYI

TSK-ABD ilişkileri açısından bir milat olarak kaydedilmesi gereken Süleymaniye olayının kaynaklarını ve sonuçlarını değerlendirir ve "Amerika'nın Türk askerlerine bu muameleyi yapması TSK-ABD ilişkilerinde nereye oturuyor?" sorusuna yanıt verirken, altı çizilebilecek temel nokta şudur: TSK, Sovyetler Birliği’nin çökmesi ve duvarların yıkılması açısından bir milat olarak gösterilen 1989'un etkilerini yeni yeni yaşamaya başladı. "Kızıl tehdit"le mücadele adına ABD saflarında Kore'de can veren Türk birliklerinin başına bugün Amerikan birliklerince çuval geçirilmesine gelinen süreçte, Soğuk Savaş dengelerinin artık yerini başka bir sürece bırakmış olmasının payı belirleyicidir. Sovyetler Birliği'nin biçimsel olarak da varlığını sürdürdüğü koşullarda, ABD'nin bugünkü gibi, Sovyetler'in sınır komşularına doğrudan müdahale edememesi, Türkiye'yi de komşularıyla savaşa girecek bir pozisyona gelmekten koruyordu. Ve aynı dengeler, TSK'nın, görece de olsa, kendi “kırmızı çizgileri” olan bir "ulusal ordu" gibi davranabilmesine olanaklar sunabiliyordu.

Soğuk Savaş döneminin son bulması ve ABD'nin Irak'ı işgaliyle tetiklediği süreç, artık bundan önceki 50 yılın politikalarının ABD tarafından köklü bir değişime uğratılmak istendiği bir süreçtir. Amerika'nın kırmızı çizgileri karşısında, ABD ve en yakın müttefiki İngiltere'nin ağırlıklı etkisini taşıyan BM'nin bile ayak bağı olarak görüldüğü bir dönemde, Beyaz Saray'ın ve Pentagon'un şahinlerinin, TSK'nın “kırmızı çizgileri”ne prim vermesi beklenemez. Kaldı ki, TSK, kendi "güvenlik" ve "egemenlik" politikası bakımından ya da Genelkurmay Başkanı Orgeneral Hilmi Özkök'ün Kıbrıs konusunda ifade ettiği "vizyon" bakımından, görece de olsa Amerika'dan bağımsız bir adım atabilme koşullarını, Kore'ye asker gönderilmesinden başlayarak, kaybetmiş konumdadır.

Ve "Kemalist" müfredatla Amerikancı askeri külliyatın harmanlanmasından oluşan bir eğitimle yetişmiş olan Türk subaylarının bugün karşı karşıya bulundukları nokta, "Amerikancılık"la "Kemalizmin" eskisi kadar "barış içinde bir arada" duramayacağı bir noktadır. Çünkü Amerika'nın Bush kabinesi ile birlikte devreye soktuğu yeni dönem politikalarında, Türkiye'ye ve TSK'ya, kendi çıkarlarını Amerikan çıkarları içinde eritme olanağı bile tanınmamakta, ondan, taşıdığı "ulusal" endişeleri buharlaştırması, bir tarafa bırakması istenmektedir. Bulunduğu bölge ile birlikte Türkiye'yi de yeniden yapılandırmak isteyen ABD yönetimi, ekonomiden siyasi alana kadar, bütün "ulusal" nitelikleri bir "tortu" olarak görüp tasfiye etmeyi dayatırken, bu yapıya kumanda eden askeri alanda "ulusal" politikalara hiç tahammül etmeyeceğini göstermek istemiştir. Bu yanıyla değerlendirildiğinde, Süleymaniye olayına temel gerekçe olarak yorumlanan, Amerika'nın, Irak'ı işgali sırasında asker gönderme tezkeresi konusunda Türk Genelkurmayı'ndan beklediği düzeyde bir desteği görememiş olması, aslında bir vesile olmuştur. Amerika açısından bundan sonraki süreç, TSK'da soğuk savaş döneminin tutum ve davranışları ile belirlenen bütün yapısal özellikleri düzleyerek, Kore'leri Türkiye'nin sınırına taşıma dönemidir.

Bu yönüyle bakıldığında, “stratejik bir psikolojik operasyon” olarak adlandırılan Süleymaniye baskınının hedeflerinden belli başlılarını, şu biçimde sıralamak mümkündür:

a) Türkiye’nin bölgesel, bağımsız politika üretmesinin önlenmesi,
b) TSK’yı Kuzey Irak’ta Amerika'nın mutlak denetimini kabule zorlamak,
c) Pentagon’daki yeni-muhafazakâr ekibin TSK’dan intikam alması,
d) TSK’da bulunduğuna inanılan ve yer yer Amerikan basınına yansıyan haber ve yorumların da konusu olan "Amerika'ya direnen" ekibe gözdağı vermek.

ABD KARA KUVVETLERİ

YAYIN ORGANINDAN YANSIYANLAR

Süleymaniye olayına gelinen süreçte, ABD’deki Türkiye uzmanları arasında ortaya çıkan bir yaklaşım, Türkiye’nin askerî anlamda gittikçe güçlendiği, güçlendikçe ve iddiaları artıkça tek başına Orta Doğu’ya yönelik politikalar geliştirmeye başladığı ve daha güçlü Türkiye’nin daha zor ve hatta daha da güvenilmez bir müttefik hâline geldiği görüşünü savunmaktaydı.

Michael Robert Hickok tarafından ABD Kara Kuvvetleri’nin resmî yayın organı olan Parameters dergisinde, 2000 yılında yayımlanan"Yükselen Hegemon: Türk Stratejisi İle Askerî Modernizasyon Arasındaki Uçurum" adlı makale bu görüşün savunulduğu metinlerden birini oluşturuyor.
v Dr. Hickok’a göre, Soğuk Savaş boyunca NATO stratejileri çerçevesinde silahlanan, eğitilen ve NATO konseptine bağlı olan Türkiye, NATO dışında "inandırıcı şekilde gücünü yansıtamadığını” gördü. Bundan dolayı Türkiye, "1990’ların başında Kafkaslar ve Balkanlar’da etkisiz kaldı". Öte yandan, Soğuk Savaş sonrasında, "Türk karar alıcılar, Batı ve NATO ile olan ilişkilerinde bir değişiklik olmaksızın, Atatürk’ün, Türkiye’nin geleceğinin sadece Batı’da olduğu" yolundaki sözlerini yumuşatmaktadır (...)

Resmî askerî belgeler günümüzde, Türkiye’yi bir Avrasya ülkesi olarak nitelemekte ve hem Batı hem de Doğu’yla ilişkilerini korumak ve geliştirmek zorunda olduğunu belirtmektedirler. 70 yıllık alışılmış politikadaki bu sapma, Türk stratejik düşüncesinde önemli bir dönüm noktası” olarak nitelendirilmektedir.

Dr. Hickok’a göre, "daha aktif politika izleme girişimi, her tür siyasî görüşten sivil ve askerî lideri yeni politikalar denemeye teşvik etmiş olmakla birlikte, büyük ölçüde orduya aittir ve eski Osmanlı toprakları üzerinde yoğunlaşmaktadır". Yazar, Türkiye-İsrail ilişkilerinin de, bu iddialı politikanın bir parçası olduğunu ileri sürmektedir.

1990’lı yıllar boyunca gerçekleştirilen “ihtiraslı ulusal güvenlik stratejisi ve kanıtlanmış askerî yetenekleri, tüm bölgede yeniden bir jeopolitik yapılanmayı zorlarken", "Türk ordusu, sadece sınırları dışında faaliyet gösterme gücüne sahip değil, aynı zamanda bu konuda isteklidir de" denilmektedir.

Ancak, "Türkiye’nin bölgede bağımsız bir güvenlik aktörü olarak yükselmesi, komşuların dikkatinden kaçmaz iken, Türkiye’nin bölgesel hâkim güç olarak ortaya çıkma olasılığı, Batı için müspet ve menfî tarafları olan karmaşık bir durumdur. Washington, uzun zamandan beri Türkiye’nin uluslararası alandaki en güvenilir müttefikidir; ancak, Amerikalı karar alıcılar, Türkiye’nin dış politikada ve güvenlik konularında giderek daha aktif olmasına hazırlıksızdır... Türkiye’nin müttefik olarak gerçek değeri artarken, Ankara, daha az güvenilir bir güvenlik ortağı olmuştur" yargısı gündeme getirilmektedir.

Dr. Hickok’un çalışması kadar önemli bir diğer çalışma ise, Amerikan Hava Kuvvetleri’nin malî desteği ile çalışan ve ona bağlı olan, RAND Ulusal Güvenlik Araştırmaları Bölümü’nün, 2002 sonunda, tanınmış iki Türkiye uzmanına yaptırmış oldukları “Turkish Foreign Policy in an Age of Uncertainty” adlı kitaptır.

Bu çalışmada da Türkiye’nin uluslararası planda gittikçe daha iddialı ve bağımsız hale geldiği, bunun en çok Orta Doğu bölgesinde kendisini gösterdiği ileri sürülmektedir. Yazarlar, eskiden sadece Batı’ya bakan Türkiye’nin, şimdi Doğu ve Güney’e de çekildiğinden söz etmektedirler. Yazarlar, Türkiye’nin, 1990’lı yıllarda Kafkasya, Orta Asya ve Balkanlar’da ABD ile işbirliğine girerek "anahtar bir stratejik müttefik" olduğunu; ama Irak ve İran konusundaki farklı algılamalarının, iki ülkenin "gerçek bir stratejik ortaklık" kurmalarını engellediğini belirtmektedirler. Yazarlara göre, Türkiye, artık Ortadoğu’ya uzanmak için ne bir köprü, ne de Ortadoğu yolunu kapatan bir bariyerdir. Gittikçe güçlenen ve bağımsızlaşan önemli ve muhtemelen çok daha zor bir müttefiktir.

Bu iki çalışmadan çıkan sonuç, ABD’nin ama özellikle de Amerikan Silahlı Kuvvetleri’nin içinde bir grubun, Orta Doğu politikalarında bağımsız ve kendi amaçlarını gerçekleştirmek amacı ile hareket eden bir Türkiye’den rahatsız olduğudur. Bu anlamda Süleymaniye’deki saldırı eylemi, sadece Irak Savaşı ve sonrasının dinamikleri içinde değil, onu çok aşan ilişkiler çerçevesinde değerlendirilmelidir.

Bu çerçeveyi şöyle özetlemek mümkündür: "TSK'yı, ABD'nin yeni dönem hedeflerine uygun bir biçimde yeniden yapılandırmak."

Amerika'nın açık desteğini almış olan ve gerek asker gönderme tezkeresi konusunda, gerekse uyguladığı ekonomiden dış ilişkilere kadar bütün alanlarda savunduğu politikalar açısından katıksız Amerikancı bir hükümetin iktidarda olması da, Amerika'nın bu konudaki avantajlarını çoğaltmaktadır. Asker gönderme kararının Meclis'ten geçmesi, ardından da İncirlik'in Amerika'nın yeni taleplerine açılması, ABD'nin TSK'yı Süleymaniye öncesine göre yeniden yapılandırmada attığı adımların somut birer işaretidir. Ayrıca Genelkurmay Başkanı Orgeneral Hilmi Özkök'ün Türkiye açısından yayılmacı bir vizyon meselesi olarak değerlendirdiği Kıbrıs konusunda da MGK'dan Amerika'nın istediği yönde bir kararın çıkmış olması, bu açıdan bir başka göstergedir.

ABD'nin Irak'a saldırısı öncesinde Türkiye'nin en çok tirajlı gazetelerinin sürmanşetlerine taşınan haberler arasında yer alan, Kuzey Irak'ta MGK'da belirlenen “kırmızı çizgileri” değiştirmeye yönelik herhangi bir gelişmenin savaş nedeni sayılacağı yönündeki haberler dönemi artık geride kalmış görünüyor. Türkiye-ABD ilişkilerinde, Kuzey Irak'ın, bugün Kıbrıs'ta verilecek tavizler karşılığında garantiye alınmak istenen bir bölge olması gerçeği, bunu değiştirmez. Burada kastedilen şey, artık ABD'nin nüfuz kurmaya yöneldiği bölgeler söz konusu olduğunda, TSK içinden basın aracılığıyla bile olsa "kafa tutan" haberler döneminin büyük ölçüde geride kaldığıdır.

Ancak, TSK'yı ABD'nin yeni dönem politikalarına uygun olarak yeniden yapılandıran bu sürecin, ordu içinde yansımaları olmaması da düşünülemez. Basına yansıyan kimi haberler, bu sürecin sancılarının yer yer Genelkurmay'ın komuta kademesi ile daha alt kesimler arasında gerilimlere neden olduğunu göstermektedir. Bu gerilimin, "anti-Amerikancı" bir darbeye yol açabileceği yolunda kimi çevrelerce yapılan yorum ve değerlendirmeler ise, hem nesnel dayanaktan yoksun, hem de TSK'nın iç yapısı göz önüne alındığında gerçek dışı değerlendirmelerdir.

Fatih Polat

http://bit.ly/22w68im

.

(güncelleme) 17 AĞUSTOS 1999 DEPREMİ BİLİNMEYEN VE GİZLENEN GERÇEKLER (2)

Editörün Notu: 
Yüksek Türkiye İdealimiz için HAARP - TESLA teknolojisini mutlaka sahip olmamız lazım.
Bu teknolojiye muhakkak sahip olup kullanmamıza tüm dünya insanlığının da acilen ihtiyacı var:
Yurtta Sulh cihanda sulh  için; Emperyalizmin dünyadan yok olması için.
Din iman yalan dolan yerine, bilim ve fennin nurlarıyla insanlığın yıkanması için! 





Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin 76 yıllık tarihinde Rütbe Devir-Teslim Törenleri Uluslararası olmamasına rağmen İsrail’li Subaylar neden geldi.

Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin 76 yıllık tarihinde, İsrail’li Subayların TSK devir teslim törenlerinin hiç birine katılmamışlar iken, neden 17 Ağustos 1999 tarihindeki Donanma Komutanlığı’nın devir teslim törenine katıldılar.

Ruslar’ın yardım için gelen gemisi neden boğazlardan içeri alınmadı.



(Çünkü Ruslar ABD ve İsrail’in TESLA Deprem Makinesini denediğini anlamıştı ve kanıtlar olabileceği düşüncesi ile Gölcük’e acilen bir gemi göndermişlerdi fakat patlama sonucunda cesetler ve makine parçalarının açığa çıkması nedeni ile bunları birilerinin görmesini istemiyorlardı.)

Gölcük’ten İstanbul Avcılar’a kadar geniş bir alanda insanlarımız tarafından görülen “Ateş Topu”nun ne olduğunun hala açıklanamaması.(HAARP-TESLA Makinesi sayesinde iyonosfer tabakasından yeryüzüne yansıtılan ışık)




Depremde görülen bu “Ateş Topu”nun, bilim adamlarının “Deprem Işıması” olduğunu söylemelerine rağmen, neden diğer depremlerde benzeri bir ışıma yaşanmamıştır.

Bir Derginin Temmuz 1999 sayısında, yer alan ifadeler aynen şöyledir.

“Mesela basına verilmeyen, ancak istihbarat kapsamında edindiğimiz bilgilere göre, Gölcük askeri tesislerinde oldukça garip olaylar meydana gelmektedir.

Kapılar kendi kendine açılmakta, mühimmat depoları içinde, siyahi ziyaretçiler görülmekte, arabalar durduk yerde çalışmakta..”

Depremden sonra birçok teoriler ortaya atılmıştı fakat içlerinde en ilginç olanı Future Times’da yayınlanan araştırma dizisinde yer alan hikaye şöyleydi :



Kaliforniya San Andreas fay hattında meydana gelebilecek büyük bir depremin Amerikan ekonomisine çok büyük zarar vereceğini bilen ABD, yer kabuğundaki değişimleri izleyerek, daha deprem oluşmadan tektonik katmanlar arasında artan basıncı değişik noktalardan patlatıp boşaltarak, büyük depremi küçük depremler halinde dönüştürmenin yolunu bulmuştu.

Yıllar önce Sırp asıllı Amerikalı bilim adamı mucit Nicola TESLA tarafından geliştirilen bu “düşük frekanslı elektromanyetik ışınımla yüksek enerji nakli” tekniğini, hem Ruslar hem de Amerikalılar uzun zamandır bir silah olarak kullanmanın yolunu arıyorlardı.

Bu yöntemle çok uzaktan, hatta uzaydan geniş alanlarda tahribat yapabileceklerdi.

Dev Tesla bobinleri" fotoğrafı.
HAARP "ağır tip nükleer aygıt" olarak Birleşmiş Milletler belgesi yer almıştır.

Deniz-tabanlı X-band radar (SBK) Mobil HAARP

ARAŞTIRMA:

(ABD’nin üçüncü uzay teleskobu Chandra’yı yörüngeye taşıyan Columbia uzay mekiği 23 Temmuz 1999 tarihinde Kennedy üssünden Türkiye saatiyle 07.31’de fırlatıldı.

NASA tarihinde ilk kez kadın pilot Eileen Collins’in komutasında uzay görevine başlayan Columbia fırlatıldıktan birkaç saat sonra Chandra X-ray teleskobunu yörüngeye bıraktı. Bu teleskop kara delikleri, çarpışan galaksileri ve supernovaların kalıntılarını incelemek için kullanılacak.

Kasım 1998′den beri ertelenen görev, sadece bu hafta iki kere ertelenmişti).

ABD dünyanın ve kendi insanlarının tepkisini almamak için bu projeyi barışçı “deprem indirgeme” sistemi diyerek, bir yandan tepkileri azaltıp diğer yandan fonlama devamlılığını sağlamayı amaçlıyordu.


Bu nedenlerle proje önce Avustralya’nın çıplak ve seyrek nüfuslu kırsal bölgelerinde denendi ve geliştirildi.

Daha sonra değişik zamanlarda Kafkaslar’da, Okyanus tabanında ve Güney Amerika’daki And Dağlarında denendi ve büyük aşama kaydetti.

Bu arada Türkiye, Japonya ve benzeri deprem kuşağındaki ülkelere sismik ağ şebekeleri kurularak bu bölgelerin tektonik verileri saniyesi saniyesine devasa bilgisayarların kayıtlarına gönderilmeye başlandı.

Üniversitelerle ortak projeler geliştirildi, yüzlerce bilim adamına Amerika’da deprem konusunda araştırma yapma bursu verildi.



Ancak projenin gizliliği esastı.

Bu nedenle tüm ilişkiler paravan araştırma kurumlarında yürütülüyordu.

Ancak zaman zaman bilgi sızıntısına olanak verilerek halkın bu konu hakkında bilgi sahibi olması istendi.

Kobe’de ve başka yerlerde meydana gelen depremlerin arkasındaki gariplikler, çıkar gruplarınca terör ve mafya örgütlerinin işi gibi gösterilmek istendi ve bunda da başarılı olundu.

Ve gün geldi bu sistem Türkiye’de denenmek istendi.

Zaten bölge bu amaçla yıllardır sismik espiyonaj altındaydı.

Nitekim gelişmeleri takip edenler, depremden hemen sonra, Milli İstihbarat Teşkilatı’nın girişimleriyle Türk Telekom’un Türkiye’nin sismik bilgilerini Pentagon’a ileten NATO Üssü’nün iletişimini nasıl kestiğini hatırlayacaklardır.



ABD’nin asıl hedefi, Kuzey Anadolu fay hattındaki deneyden elde edeceği tecrübe ve bulguları, Kaliforniya San Andreas fay hattına uygulamaktı.

Bu iş yine çok yüksek askeri gizlilik taşıdığından yürütme işi İsrail’li uzmanlara verilmişti.

Gerekli makine ve donanım gizlice denizaltılarla Gölcük Üssüne getirilerek oradaki, yeraltı-denizaltı korunaklarına kuruldu.

Türk makamları durumdan detay bazda haberdar değillerdi.

Bunu İsraillilerle yürütülen askeri tatbikatın bir parçası olarak düşünüyorlardı.

(Zaten İsraillilerle yapılan askeri tatbikat bu operasyon doğrultusunda önceden planlanmıştır.

Çünkü dünyanın ve Türk Milletinin dikkatlerini çekmemek için tatbikat adı altında HAARP-TESLA Deprem Makinesini getirip rahatça kurdular.)




Böyle bir makinenin deneneceğini zamanın Cumhurbaşkanı, Başbakanı, Genel Kurmay Başkanı biliyordu, fakat ABD (Siyonistler tarafından yönetiliyor) ve İsrail’liler (Siyonistler) bizimkileri makinenin denenmesi için şu şekilde ikna ettiler:

“Olası İstanbul merkezli bir depremde 100.000 kişinin ölümü, yüz milyar doları aşan maddi kayıp ve Türkiye’nin en az 25-30 yıl geri gitmesi demektir.”

İsrailliler Amerikalılarla gece şartlarında elektro-sismik haberleşme tatbikatı yapacaklardı.

Deney başarılı olacağından sonunda kimse normal dışı bir şeyin olduğunu fark etmeyecekti.

Bu amaçla Gece Şahini Tatbikatı’nın (Operation Night Hawk) saat 03.00’te başlaması planlandı.

Gece saat tam 03.00’te düğmeye basılacak ve Gece Şahini devreye girecekti.

O an uzay filmini andırır devasa cihazlar çalışmaya başlayacak ve 1-2 dakika içinde de oluşturdukları muazzam enerjiyle Marmara’nın altındaki tektonik tabakayı zayıf yerlerinden kırıp, aylardır oluşan basıncı dışarı atacaklardı.

Böylece büyük bir deprem önlenmiş olacaktı.


Ama o gece sabaha karşı bir şeyler yanlış gitti.

Ve beklenen gerçekleşmedi.

Her şey bir anda olup bitmişti.

Doğa kendini yönetmeye kalkanlardan bir kez daha intikam almıştı.

45 saniye süren deprem, beklenenin 10,000 kat üstünde bir güçle gelmişti.

Her yeri bir anda yerle bir etmişti.

Zayıflayan ve titreyen elektrikler az sonra geri geldiğinde, gece saat 03.05’i gösteriyordu.

Daha birkaç dakika öncesine kadar korunağın içinde ŞAMPANYA patlatmayı bekleyenler, şimdi korkudan buz gibi donmuş, hareketsiz ayakta duruyorlardı.

Kimsenin ağzını bıçak açmıyordu.

On binlerce insan, çoluk çocuk, o an enkaz altında can çekişiyor veya cansız yatıyordu.

Bu düşünce ile hepsi ürperdi. Bu asrın en büyük felaketiydi; hem de insan eliyle yapılan bir felaket…



ABD askeri yukarılara,
Nikola Tesla fikirlerine dayanan HAARP ile geldi


The HF Ionosonde Antenna
(Courtesy HAARP)












Sessizliği İsrailli komutanın buz gibi emri bozdu:

“Lets pack!

We’re moving out!

Call operation-Q!

Right now!

Immediately!

Stop whinning!

Move, move, move!”

(Toplanın!

Kaçıyoruz!

Q planına geçiyoruz.

Şimdi..

Hemen!

Hadi, hadi, hadi!)

İşte o andan sonra çantalardan çıkan “Q planı” çalışmaya başladı.

İlk önce bölgedeki tüm haberleşme ve elektrik enerjisi felç edildi.

4 dakika içinde İsrail Başkanı Barak ve ABD Başkanı Clinton ile irtibat kuruldu.

O anda İsrail’de Ben Gurion’un Lod askeri havaalanından 4 adet savaş uçağı eşliğinde 2 nakliye uçağı havalanıyordu.

2 dakika sonra da İsrail Deniz Kuvvetleri ve NATO Güney Deniz Saha Komutanlığı’na bağlı tüm birlikler DEFCON-4 acil durumuna geçirildi. Amerikan 6’ncı filosuna bağlı gemiler de rotalarını İstanbul’a çevirmek için Pentagon’dan emir aldılar.

Bu arada ilginç bir şey daha olmuştu.

Depremle ilgili haberler birbiri ardına gelirken, bir haber önce görünüp sonra kayboldu.

20 Ağustos Cuma akşamı televizyonlar bir İsrail uçağının Ataköy açıklarında denize düştüğünü duyurdu.

Ancak bir süre sonra haber kesildi ve uçağın akıbeti ile ilgili bir daha haber alınamadı.

Olaydan bir gün sonra Deniz Kuvvetleri’nden bir dostum aradı ve bu olayda birtakım soru işaretleri bulunduğunu, bu konunun perde arkasını araştırmamı rica etti.

Kısa süre sonra ulaştığım bilgiler, gerçekten ilginçti.

Uçak, düştükten kısa süre sonra teknesiyle o sırada Ataköy açıklarında olan balıkçı Abdullah KAPLAN tarafından kurtarılmıştı.

Abdullah Kaplan olayı şu şekilde anlatmıştı : “Uçağın düştüğünü görünce derhal yardıma gittik.

Uçağın kanatları yara almıştı.

Hemen uçağı bağladık ve Zeytinburnu limanına çektik.

Teşekkür beklerken küfür yedik.

Ne olduğunu bile anlamadık.”




Bu konu o gece o bölgede görev yapan Sahil Güvenlik 4. Botunun sorumluluk alanındaydı. Araştırmalar Sahil Güvenlik’in bu konuyla ilgilenmediğini ortaya çıkardı.

Olay yerine gelen televizyon ekipleri ise şaşırtıcı bir şekilde çekim yapmaktan vazgeçmişlerdi.

Daha sonra uçağı Zeytinburnu’na yanaştıran balıkçı Abdullah Kaplan, olayı Kumkapı’daki Gümrük Muhafaza’ya iletti.

Kısa süre sonra tutanak tutuldu.

Ancak Gümrük Muhafaza da tutanak tuttuğuna pişman oldu.

Uçağın sahibi İsrail asıllı biriydi.

O gece ne olduğu ise bir türlü anlaşılamadı.

Deprem için 1900’lerin başından beri Nicola TESLA adındaki Sırp asıllı bir bilim adamının buluşu olan “elektromanyetik endüksiyon tekniği” (TESLA Makinesi) kullanıldı.

Modular UHF Ionospheric Radar (Courtesy HAARP)
Makinenin ABD Kaliforniya San Andreas fay hattında olacak muhtemel bir deprem öncesi kullanılması düşünüldü.

(ABD’lilerin asgari zarar ve ölümlerinin azaltılması için bazı denekler gerekiyordu, onların gözünde bir hayvandan bile daha değersiz olan bizim gibi insanlar üzerinde denenmesi normaldi.)

Neden Türkiye diye soracak olanlar için ise; – Türkiye de ne yaparsan yap kimsenin umurunda olmaz, birkaç tane yetkiliyi ikna ettikten sonra her türlü deneyi yapabilirsiniz, bilinçli insan sayısı azdır, genelde okumamış cahildir, araştırmazlar kadercidirler, Kaliforniya San Andreas fay hattının dünyada tek eşi benzeri özelliklere sahip olan ikiz kardeşi Kuzey Anadolu fay hattıdır, karakterleri aynıdır.

Ancak ABD-İsrail’in bölge ile ilgili bu hareketliliği ne kadar gizli olursa olsun bazı kaynaklara sızmasını engelleyemedi.

Kanadalı bir bilim adamı her nasılsa bu gizli verilere ulaşarak, bölgede bir deprem olacağını ve bunun için bölgenin takip altına alındığını anladı.

Ve bunu kendi amaçları doğrultusunda yaklaşık 48 gün ve 240 km hata ile yayınladı.

Ancak ne bu bilim adamına, ne de yayınına daha sonra nedense kimse dikkat etmedi.

Gölcük Donanma Komutanlığı’nda görevli asker, astsubay ve subaylar, Donanma karargahında garip bir şeyler olduğunu fark etmişlerdi.

Bu konuyla ilgili bilgiler de nasıl olduysa yukarıda ismini zikrettiğimiz dergide yer almıştı.

Peki, İsrail askerlerinin bu projedeki yeri neydi?

İsrailli askerler ve üst düzey subaylar o gece Gölcük’te ne arıyorlardı?

Bu devir teslim töreni her yıl yapılan rutin bir ulusal törendi.

Uluslararası bir kimliği yoktu.

Ama İsrailli subaylar ve üst düzey yetkilileri oradaydı!

Peki, ne arıyorlardı Gölcük’te?

Bunun nedenini şimdi daha iyi kavrayabiliyoruz.

Çünkü bu proje İsrail’e ihale edilmişti.

Bizimkilerin ise bir şeyden haberi yoktu (Cumhurbaşkanı, Başbakan, Genel Kurmay Başkanı hariç).

Bize güvenen de yoktu zaten.

The Array from the NE corner. (Courtesy HAARP)
Bu sistem 180 tane dev radyo yapabilen kulelerden
oluşmakta ve bulunduğuyer askeri ve sivil uçuşlara
kapalıdır.

Ancak o gece nedense hiç kimse İsraillilere, bugüne kadar hiç katılmadıkları bu devir teslim törenine neden katıldıklarını sormadı.

Ya şaşkınlıktan ya da telaştan, enkaz altında kaç İsrail askerinin öldüğü, kaçının yaralandığını da soran olmadı.

O felakette kaç İsrail askerinin öldüğünü ne Genelkurmay yayınladı ne de İsrail böyle bir bilgiyi açıklamak zahmetinde bulundu.

Herkese verdikleri imaj ise oraya bize yardım için geldikleri şeklindeydi.

Hemen bir hastane kurdular.

Yaralarımızı sarmaya yardımcı olmak için daha sonra o bölgede bir yerleşim merkezi kuracaklarını açıkladılar.

(İsrailliler bizim karakaşımıza kara gözümüze mi hayranlar, bizi çok mu seviyorlar, bizi çok sevdikleri için mi Türkiye’nin doğusunu kendi toprakları olarak gösteriyorlar.

Arz-ı Mev-ud, Vaad edilmiş topraklar Büyük İsrail Devleti).







Esas amaçları enkaz altındaki askerlerini ve önemli askeri malzemeleri çıkararak götürmekti. Gerisi paravan operasyondu.

Bizde “Bak şu İsrail’e, helal olsun, hemen yardımımıza koştu” diyerek sevindik.

Bu operasyon neden gündüz değil de gece olmuştu?

Çünkü olacakları kimsenin görmemesi ve gözlemci riski ise en az düzeyde olduğu için gece oldu. Gece saat 03.00’te operasyonun başlaması için yeşil ışık yakıldı.

TESLA Cehennem makinesi yer altındaki sığınakta ve deniz altında çalışmaya başlamıştı. En geç 1-2 dakika içerisinde gücü en üst düzeye ulaşmış olacaktı.

Aynen de öyle oldu.

Makine gürültüyle enerji toplamaya başlamıştı.

Bu sırada, Avustralya’da ve Okyanusta bu tür suni depremler öncesinde görülen elektrik boşalması, hava yarılmasından oluşan ışıklar ve patlamalar oluştu atmosferde.

Ve arkasından da makinenin boşalması ile birlikte yer yarıldı ve oluşturulan enerji doğaya aktarıldı.

Ancak hesapta doğanın oyunu yoktu.




















Oluşan deprem hem beklenenden çok uzun süreli, hem de çok daha güçlü çıktı.

Şiddeti 7.4’e ulaştığında Amerika’da aletler 7.8’i gösteriyordu.

Ve büyük bir patlamayla her şey kontrolden çıktı.

TESLA deprem makinesi, depremin enerji gerilimine dayanamayıp parçalandı ve ortaya çıkan güç yeraltında muazzam bir patlamaya neden oldu.

Ve bu yer altı laboratuvarının tam üstündeki, her şeyden habersiz uyuyan yüzlerce askeri barındıran ve 8 şiddetindeki depreme dahi dayanıklı olması gereken askeri tesisler un-ufak olarak dağıldı.

(demek ki deprem 8’den daha şiddetli oldu)

Bir tedbir olarak tüm bölge ve hatta bütün İstanbul 4 saat süreyle bir haberleşme ablukası altına alındı.

Elektrikler kesildi ve telefonlar iptal edildi.

Kimsenin birbiri ile haberleşmesi istenmiyordu.

Cumhurbaşkanı dahi sabahleyin “benim de telefonlarım kesikti”

(Türkiye’de bütün her yerin telefonları dahi kesilse önemli kurumların kesilmez çünkü uydu telefonları vardır.

Ama uydu iletişimini dahi kestiler) şeklinde garip bir açıklama yapacak ve biz de buna bir anlam veremeyecektik.






Demirel tam bir şaşkınlık içindeydi.

(Cumhurbaşkanı’nın şaşkınlığı normaldir çünkü ona böyle bir şeyin olacağı ihtimali söylenmemişti.

Bu olay duyulur ise Türk halkına nasıl izah edeceğini bilmediği için şaşkınlık içinde idi.)

(Hoş bu olay ortaya çıksa bile bu olayı terör örgütü veya mafyanın yaptığı açıklaması yapılacaktı.)

Ne yapacaklarını bilmedikleri için ne Cumhurbaşkanı, ne de Başbakan saatlerce bir şey diyemedi, demeç veremediler.

 “Üzgünüz” dahi diyemediler.



Ancak sabah saat 09.00 sularında televizyon ekranlarının karşısına geçip halka üstün körü bir açıklama yapabildiler.

Durum vahimdi.

Hatta belki de Clinton dahi o anda konuya ilk kez vakıf olan yardımcılarından ve olağanüstü Milli Güvenlik konseyinden görüş alıyor ve Türkiye’ye nasıl yardım edileceğini hesaplıyordu.

Hemen gerekli sıhhi yardım ekipleri organize ediliyor ve bölgedeki tüm Amerikan askeri birlik ve filolarına Türkiye’ye doğru hareket emri veriliyordu.

Amerika diyetini Türkiye’ye tam destek vererek ödemeye çalışıyordu adeta.

Bu arada devreye Avrupa ülkelerinin liderleri de giriyor ve belki de onlardan da Türkiye için sözler alınıyordu.

Yerküre ihtilali 17 Ağustos 1999


Yunanistan bile harekete geçirilerek Türkiye’ye karşı olan hasmane tutumuna son vermesi sağlanıyordu.

Tüm Batı başkentleri hareket halindeydi, panik yoktu.

Her şey kontrol ve koordinasyon altındaydı; bir tek Türkiye dışında.

Bizde ise sanki bu emrivaki felakete karşı nasıl tavır almaları gerektiğine bir türlü karar verilemiyor; kararsızlık içinde bocalayarak büyük bir gizlilik içerisinde ne olduğunu anlamaya çalışıyorlardı.

Sabah saat 03.05 ile 06.30 arasında Batı’da bu hareketlilik yaşanırken bölgede de çok hızlı ve çok gizli bir askeri hareketlilik hakimdi.

Ancak herkes kendi derdine düşmüş olduğundan bu olağanüstü gizli operasyondan kimsenin haberi olmuyordu.

Böylece bu işi planlayanlar, gecenin karanlığından da yararlanıp denizaltından parçaları yüzeye vuran TESLA makinesinin kalıntılarını toplayıp, yer altı ve yerüstündeki tüm delilleri de yok ediyorlar ve hatta belki de insanları canlı canlı gömerek tüm izleri yok etmeye çalışıyorlardı.

Ve bölgeye son hızla Rus araştırma gemisi dahi sabah saat 06.30’da bölgeye vardığında, havanın aydınlanmasıyla birlikte etrafta delil olabilecek tek bir cisim bile kalmamıştı.

Deniz altında oluşan radyasyon anlaşılmasın, dibe çöken kalıntılar araştırılmasın ve patlama sonucu meydana gelen denizaltı krateri ve çukur ortaya çıkarılmasın diye bu bölge derhal askeri karantinaya alınarak dalışa yasak bölge ilan ediliyordu.

Ancak bütün bu temizlikler yapıldıktan sonra Ecevit ve daha sonra da Demirel’in bölgeye gitmelerine izin veriliyordu.

Onların dahi ne bölgeye uçuşlarına, ne de telefon irtibatı kurmalarına izin vardı.

Sanki koskoca İstanbul ve Kocaeli bölgesi uzaydan gelen yaratıklar tarafından abluka altına alınmışçasına tam bir haberleşme karanlığına sokulmuştu.

Tek bir telefon dahi çalışmıyor, elektrikler verilmiyordu.

Ancak Ecevit ve Demirel, belki de olan biteni içlerine sindiremediklerinden (olmayan vicdanlarının azabı çektikleri için, yıllardır bu milletin sırtından geçindikleri için) olsa gerek, evleri kendilerine mezar olan binlerce insanımızın da acısıyla bir türlü rahat hareket edip halkla bütünleşemiyorlardı.

(Eğer olay ortaya çıkmış olsa idi bu olay bir terör örgütünün üzerine atılmak sureti ile geçiştirilecekti.

Bu doğrultuda CNN haber spikeri Ecevit’e şu soruyu yöneltiyordu.)

CNN haber spikerinin “depremin ardında bir terör örgütü mü var?” sorusuna, Ecevit ona “siz ne saçmalıyorsunuz, deprem ile terör örgütünün ne alakası var?” demesi gerekirken, diyemiyordu.

Sadece spikerle göz göze gelmemeye dikkat ederek “sanmıyorum” gibi o günlerde bizi epeyce şaşırtan bir ifade kullanıyordu.



Peki, Amerika ne yaptı sonra?

Hemen tüm imkanlarını Türkiye için seferber etmedi mi?

Clinton Amerikan halkından Türkiye’ye yardım etmelerini istemedi mi?

Kasım’da Türkiye’ye geleceğini ilan edip, Ecevit’in de bu arada Amerika’ya kendini ziyarete geleceğini haber vermedi mi?

Ecevit belki de Amerika’ya bu felaketin ve binlerce şehidin diyetini konuşmaya gidecekti. Nitekim gitti de.

Ardından Clinton Türkiye’ye gelerek deprem bölgesini ziyaret etti, insanlarla konuştu, bizleri çok sevdiği imajı verdi, bebekleri kucağına alıp sevdi, onlara hediyeler ve yardımlar verdirdi. (bizler de; ABD-İsrail bizi ne kadar çok seviyorlarmış dedik.)




ABD’nin bu aşırı ilgisi sadece bir müttefik olmasıyla açıklanamazdı.

Bu arada, acaba hükümet içinden sızan bilgiler, bazı bakanların özellikle MHP kanadının yabancılara karşı saldırgan tavır takınmalarına neden olmuş olamaz mı?

İlk anda çok yadırgadığımız Sağlık Bakanı Osman DURMUŞ’un “yabancılara tek hasta bile vermem ve onlardan kan da almam” demesini şimdi yadırgayabiliyor musunuz?



ABD’nin saygın gazetelerinden New York Post’un haberine bir de bu gözle bakın:

“Türk hükümeti, ABD’nin Deniz Hastanelerini kullanmıyor…

Türkiye’deki şiddetli depremde 27.200’den fazla kişi yaralandı.

Ancak yetkililer tarafından dün yapılan açıklamada, depremin meydana geldiği tarihten itibaren geçen iki haftalık süre içinde ABD tarafından gönderilen Deniz Kuvvetleri’ne ait üç adet yüzer hastanede henüz tek bir hastanın bile tedavi edilmediği bildirildi.

Türkiye’ye gönderilmiş olan uluslararası yardımın çoğunun kullanılmaması Ankara’daki hükümetin eleştirilmesine neden oldu.




Türkiye’de yayınlanan Radikal gazetesi, 750 ton yardım malzemesiyle yüklü bir İsrail gemisinin üç gün süreyle gümrükte tutulduğunu yazdı.

ABD gemilerinin İzmit’e varışından önce Türkiye Sağlık Bakanı Osman DURMUŞ’un, bu gemilere ihtiyaç olmadığına ilişkin sözlerine geniş bir şekilde yer verildi.

Ancak ABD Büyükelçiliği, aralarında 600’den fazla yatak taşıyan Kearsarge adlı geminin de bulunduğu üç adet yüzer hastaneyle ilgili olarak bir uyuşmazlık yaşanmadığını bildirdi.”

Ne ölenler geri gelir, ne de anılarımız.

Ancak İzmit’te, Gölcük’te Yalova’da Halıdere’de Avcılar’da, Bolu’da. Düzce’de ve daha nice yerleşim merkezinde enkaz altında hayatlarını yitiren binlerce Mehmet, Hatice, Ayşe ve Ali’ye karşı bir vicdan borcumuzda mı olmayacak?

Onlar geride gözleri yaşlı onbinlerce sevenlerini, sıcaklıklarından mahrum bırakırken, sırf Kaliforniya’da Jony’ler, Susan’lar ve Alice’ler yaşasın diye yaşamdan çalındıklarını dünya bilmesin mi?

Emekli Bir Subay.








17 Ağustos depremi kuşkusuz hepimizi derinden sarstı.

Deprem bütün ülke halkını derinden üzerken, depremin açtığı yaralar hâlâ tam haliyle sarılabilmiş değil.

Açıkça söylemek gerekirse 17 Ağustos Gölcük depreminden sonra ben de yukarıdaki senaryoya benzer şeyler düşünmüştüm.

Daha sonra sağduyusuna güvendiğim bir dostuma “acaba onların işi olabilir mi?” diye sordum.

Önemli bir devlet kurumunda uzman olarak çalışan dostum, “Açıkçası ben de aynı şeyi düşündüm” diye cevap verdi, son derece sakin bir şekilde…



Kısa süre sonra yalnız olmadığımız ortaya çıktı ve Sabah gazetesinden Can Ataklı köşesinde yazdı.

Yeni Şafak gazetesinden Taha Kıvanç köşesinde yazdı.

Sabah gazetesinden Sedat Sertoğlu bu konuda en detaylı yazıyı yazdı.

[Yazı metinleri en altta]



İNANMASANIZ DA OLUR

Taha KIVANÇ – 15 Kasım 1999 – Yenişafak Gazetesi

İster inanın ister inanmayın, bundan 2,5 ay önce, “Gerçek değil, hayal” başlıklı Kulis’i yazarken olayın bu boyutlara varacağını hiç hesap etmemiştim.

Dikkatimi çeken bir filme işarette bulunmuştum o yazıda; Bill Clinton’un Türkiye’ye gelişi, filmin konusu ve deprem olayları arasında irtibat kurmuştum…

Sonunda, o yazıda ‘hayal’ diye kaydettiğim gelişmelerin hemen hepsi fazlasıyla gerçekleşti. Üstelik Clinton da beklendiğinden bir gün önce (dün) ülkemize geldi…

Sanki komplolara meydan okuyor Clinton…

O yazıma esas teşkil eden filmin adı ‘Komplo Teorisi’; başrolde ünlü sanatçılar Mel Gibson ve Julia Roberts oynadığı için dünyanın her tarafında milyonlarca sinemasever tarafından izlendi film.

Üşütük görüntüsü veren bir taksi şoförü, adalet bakanlığında çalışan bir genç kadınla ilgileniyor. Genç kadın da şoförü ciddiye almıyor önceleri, ancak birbiri ardına meydana gelen olaylar kadının gözünü açıyor.



İzleyiciler olarak bizim zihnimiz karışıyor film boyunca, karşımıza çıkan olayların hangisi gerçek, hangisi ‘komplo’ ayırt edemez oluyoruz…

Mel Gibson’un canlandırdığı üşütük görüntüsü veren taksi şoförünün filmdeki adı Jerry Flecher…

Adam şoförden öte bir şey; ‘Komplo Teorisi’ adıyla sadece sınırlı sayıdaki abonelerine gönderdiği haftalık bir haber bülteni de çıkartıyor…

Bültenin son sayısında bir kaç senaryoya yer veriyor Flecher; bunlardan en önemlisi, NASA’nın, ödeneklerini kesen ABD başkanının hayatına kast eden bir komployu sahneye koyacağını tahmin etmesi…

Flecher gazetelerde öylesine yayımlanan bir kaç masum haber arasında irtibat kuruyor ve NASA’nın uzaya gönderdiği bir araçtan yeryüzünü harekete geçireceğini, depreme sebep olacağını tahmin ediyor…



Jerry, Avrupa gezisi sırasında ziyaret edeceği Türkiye’de, NASA’nın yapay hareketlendirmesiyle meydana gelecek yer sarsıntısında, ABD başkanının hayatını kaybedeceğini de öngörüyor…

Filmi, ya da o filmin hikâyesine temas ettiğim Kulis’i hatırladınız mı?

Senaryoyu kaleme alanlar, Türkiye’deki muhtemel depremin şiddetini bile doğru tahmin etmişlerdi: 7.4…

Ben filmin senaryosundaki bizi ilgilendiren ilginç ayrıntılara Kulis’te temas ettikten (25 Ağustos 1999) sonra, ‘Komplo Teorisi’ filmi benim işaret ettiğim özellikleriyle bazı gazetelerde birinci sayfa haberi oldu.

Dünyanın çeşitli yerlerinde meydana gelen depremlerdeki garip bağlara, ilintilere dikkat çekilen mesajlar İnternet’te dolaşıp durdu. Önceki gün Düzce’de yeni bir deprem meydana geldiğinde ‘Komplo Teorisi’ filmi yeniden hatırlandı…

Bakın 2,5 ay önceki o Kulis’te neler yazmışım: “Beynim Jerry Flecher gibi komplo teorilerine fazla çalışmaz; NASA gibi bir kurumun istediği yerde istediği zaman yeri harekete geçirebileceğine inanmam da mümkün değil benim. Jerry Flecher olsaydım, ‘Komplo Teorisi’ filmini bütünüyle gerçek hale getirecek bir senaryo yazmam mümkün olurdu.

Sırf Clinton’u ortadan kaldırmak için harekete geçen birileri, iz sürenleri şaşırtmak için, ellerindeki teknik gücü filmde öngörüldüğü şekilde bir kere değil iki kere kullanmaya kalkışmış olabilirler pekâlâ.



Birincisi, Gölcük merkezli bir deprem için, ikincisi de başkanı ortadan kaldıracak İstanbul merkezli ikinci bir deprem için…

Tabii böyle bir senaryo ancak Jerry Flecher’in hayal dünyasında bulunabilir…”

Tabii, Düzce merkezli yeni depremden sonra senaryo biraz değişmek zorunda; iki değil üç ayrı deprem planlamak gerekiyor çünkü.

Biri Gölcük merkezli, diğeri Düzce merkezli, bir de bu ikisinin hazırladığı zihinlerin kabul edebileceği daha güçlü bir üçüncü deprem…



Bill Clinton NASA’nın ödeneklerini kısıyor mu, NASA yapay depreme sebep olabilecek teknolojiye sahip mi, şu sıralarda Türkiye’nin üzerinde NASA’ya ait bir uzay aracı dolaşıyor mu?

Bu soruların hiçbirinin cevabını bilmiyorum ben. Zaten Jerry Flecher değilim ki, birbiriyle ilintisiz olaylar arasında bu tür ilişkiler kurabileyim.

Şu sıralarda cevabını en çok merak ettiğim soru ne biliyor musunuz?

“Acaba Bill Clinton Komplo Teorisi filmini gördü, Brian Helgeland’ın yazdığı senaryoya dayalı filmin başarısından sonra J. H. Marks’a yazdırılan romanını okudu mu?”


MARMARA DEPREMİ



SİSMİK BOMBA ŞÜPHESİ

Can ATAKLI – 31 Ağustos 1999 – Sabah Gazetesi

Adam diyor ki: “Deprem olmadı, sismik bomba atıldı” al başına belayı, olacak iş mi, ama şeytan da dürtüyor “neden olmasın?” diye. Balıkçının biri “Tam deprem olurken göğe bir ateş topu yükseldi, gökyüzü aydınlandı, yıldızları tutacak gibi oldum” demesiydi belki de “fısıltı gazetesi”nin tirajı bu kadar büyük olmayacaktı.

Balıkçının bu ifadesini başka görgü tanıkları da destekleyince ve bir de üstelik Büyükada açıklarında “ağların eridiği” söylentisi yayılınca “komplo teorileri” de devreye girdi.

 Yarın depremin üçüncü haftasına giriyoruz.

İlk haftanın sonundan beri konuşulan bir konu var.



Hatta öyle ki kimi okurlar “Kardeşim bunu niye yazmıyorsunuz, niye saklıyorsunuz? diye sitem bile ediyor.

Konu şu: Marmara’daki depremin “görülmemiş” ölçüde büyük olmasının nedeni sadece doğa olayı olmayabilir, İzmit Körfezi’ne “sismik bomba” atılmış olabilir.

Böyle bir bomba var mı?

Şu ana kadar böyle bir bombanın imal edilip edilmediği konusunda resmi bilgi yok.

Yok ama, teknik olarak mümkün.

Sismik bomba şu oluyormuş: Dünyanın çevresine yerleştirilmiş bir uydu, dünyanın herhangi bir bölgesine, insan kulağının asla duymayacağı çok güçlü ses dalgası gönderiyor.

Bu da yer sarsıntısına neden oluyor.

Eğer bu ses dalgaları kırılmaya yüz tutmuş fay hatlarına gönderiliyorsa, sarsıntı çok daha şiddetli oluyor.



Madem lafa girdik, artık sürdüreceğiz mecburen. “Sismik bomba atılmış olabilir” teorisi nereden kuvvet buluyor?

“Fısıltı gazetesi”nin haberlerine göre, CNN’de Ecevit’e sorulan bir soru akılları karıştırmış. CNN muhabiri “Depremde PKK parmağı olabilir mi?” diyor, Ecevit de “Zannetmiyorum” karşılığını veriyor, konu kapanıyor.

Ama “komplo teorisi üretecek kapasitede” beyin taşıyanlarda merak başlıyor.

“Ne demek PKK parmağı, yani biri istese deprem yapabiliyor mu?

Ardından şu sıralarda CİNE-5’te gösterilmeye başlanacak olan, “Komplo Teorileri” isimli film geliyor.



İzlemeyenler için yazıyorum, eski bir ajan olan filmin kahramanı, çeşitli teoriler üretiyor ve ilgili makamlara bildiriyor.

 Bunlardan biri Amerika Başkanı’na düzenlenecek suikastle ilgili.

Filmin kahramanı diyor ki “Başkanı öldürmek isteyenler, Türkiye gezisini bekliyor.

Başkan Türkiye’deyken, sismik bomba atılacak, deprem olacak, İstanbul yıkılacak, başkan da enkaz altında kalıp ölecek.”

Nitekim filmin ilerleyen dakikalarında Başkan Türkiye’ye gelmeden az önce deprem oluyor ve binlerce kişi ölüyor.
“Fısıltı gazetesi”nin yaydığına göre, İzmit Körfezi’ndeki alev topu, denizin içinde bulunan ve lava benzeyen madde, Altıncı Filo’nun gelişi, bir Rus araştırma gemisinin depremden iki saat sonra Marmara’ya girişi, bir Amerikan heyetinin Tsunami olup olmadığını araştırmak için bölgeye gelip dalış yapması, Amerika’nın fevkalâde yakın ilgisi, uzmanların yeni deprem olabilir uyarıları “depreme başka şeylerin karıştığı” sanılarını arttırıyormuş.

Tabii böyle anlarda insan beyni “normalden çok farklı” çalışıyor.

Hele bizim gibi pekçok işe şeytanın karıştığı ülkelerde bu tür “paranoyak” düşünceler ortaya çıkıyor.



Çıkmakla da kalmıyor, bir sürü insan inanmasa da “Valla neden olmasın?” sorusunu soruyor.

Olabilir mi?
Buraya kadar “fısıltı gazetesi”nin yayınlarından derlenen bilgileri okudunuz.

Peki, gerçekten böyle bir bomba olabilir mi, olsa bile bunu kim, hangi amaçla ve Türkiye’nin kalbine atacak cesareti nasıl kendinde bulur?

Filmdeki gibi “cani bir bilimadamı” olması mümkün değil.

Bu silahı elinde tutan bir devletin şu ya da bu nedenle bunu yapması da günümüz dünyasında mümkün olamaz.

Geriye bir tek “yanlışlık” ve sanal hedef olarak da İzmit Körfezi’ni nişanlıyor.

Ama ne oluyorsa oluyor, sistem devreye giriyor.

Ondan sonrası malum.

Uçuk gibi geldi size de değil mi?

Bana da öyle.

Amaaa, Ege Denizi’nde bir Amerikan gemisinin, dünyanın en gelişmiş teknolojisi ile denetlenen ateşleme sisteminin, “yanlışlıkla” devreye girdiğini ve gidip bir Türk savaş gemisini, en önemli noktasından vurduğunu, pek çok Levendimizin ŞEHİT olduğunu da unutamıyorum bir türlü.”

 CAN ATAKLI ŞİMDİ İŞSİZ……………




H A A R P


Sedat SERTOĞLU – 24 Ağustos 1999 – Sabah Gazetesi

Bu harfler, ABD’nin en gizli askeri projelerinden biri olan “High Frequency Active Auroral Research Program” isminin baş harfleri… Adından görüldüğü gibi yüksek frekansla ilgili bir program bu…

Bu konuyu gündeme getirmemizin nedeni, son zamanlarda bazı kişilerin İnternet aracılığı ile HAARP projesini, Yıldız Savaşları filmleri senaryosu türünden senaryolarla Körfez depremine bağlayıp, birbirlerine iletmeye başlamaları.

Hayal gücü oldukça yüksek bir milletiz.

Kendimiz uydurup, sonra da kendimiz inanıyoruz.

“Fısıltı gazetesi” akıl almaz bir hızla yalan yanlış herşeyi yayıyor.

Bu nedenle konuyla ilgili doğruları bilmekte yarar var..

Bu proje 6 yıldan beri, Alaska’da Gakona askeri üssü yakınlarında, ABD Hava ve Deniz Kuvvetleri’nce gerçekleştiriliyor.

Resmi amacı, İyonosfer’de araştırma yapmak.

Bu projenin gerçekleşmesinde üç Amerikan şirketi ARCO, Raytheon ve E-Sistemleri, önemli rol oynadı ve hâlâ oynuyor..

Amerikalı askeri yetkililere göre,

HAARP şunları gerçekleştirecek:

1-Atmosferdeki termonükleer araçların elektromanyetik vuruşlarını değiştirmek,

2-Denizaltılarla haberleşmeyi kolaylaştırmak,

3-Radar sistemlerini son derece geliştirmek,

4-Çok büyük bir bölgede, ABD ordusu dışında tüm haberleşmeyi durdurmak,

5-EMass ve Cray bilgisayarları ile ortaklaşa, toprağın altını çok derinlere kadar incelemek,

6-Büyük alanlarda petrol, doğalgaz ve mineralleri tespit etmek,

7-Cruise füzeleri gibi her türlü saldırı silahı ve uçağı havada imha etmek.

Gelelim, bu projeye karşıt olan Amerikalı bilimadamları da var.

Bunun son derece tehlikeli olduğunu savunuyorlar.



Çünkü, onlara göre, HAARP öylesine bir güç haline gelebilir ki, elinde tutan dünyanın tartışmasız hakimi olur..

Projenin karşıtlarından biri olan, ülkenin en ünlü jeofizikçilerinden Prof.Gordon J.F.MacDonald’e göre, elektromanyetik teknoloji bakın daha neler yapabilir:

1-İklimleri değiştirebilir,

2-Kutupları eritebilir veya yerinden oynatabilir,

3-Ozon tabakası ile oynayabilir,

4-Deprem yaratabilir,

5-Okyanus dalgalarını kontrol edebilir,

6-Dünyanın enerji alanları ile oynayarak, insan beynini kontrol altına alabilir,

7-Radyasyon yaymayan termonükleer patlama oluşturabilir…

Bunlar yapabildiklerinin sadece bir kısmı..

Dehşet değil mi?





HAARP Creates Artificial Aurora, Lights Up The Sky




Ancak, Amerika Hava Kuvvetleri, iklimlerin kontrolünü amaçlayan “Spacecast 2020” projesi ile ilgili olarak “Çevreyi değiştirme teknikleri ile bir başka ülkeyi yok etmek veya zarara uğratmak yasaktır” açıklamasını da yapmış durumda…

Bu proje çok küçük sinyallerle çok büyük enerjileri kontrol etme mantığı üzerine kurulduğuna göre, Zbigniev Brezinski’nin 1970’lerde sözünü ettiği “İlerki yıllarda teknolojiye bağlı daha kontrollü bir toplum olacağı ve elitlerin bu imkanı kullanacağı” cümlesi sanki gerçek oluyor…

ABD eski Başkanı George Bush, “Yeni Dünya Düzeni” cümlesini kullanırken, acaba sadece, siyasi anlamda mı bunu söyledi?

Sizce HAARP ile ilgili bir başka ilginç şeyi anlatalım…

Bu konuda Web’de açılan sayfalar, buradaki konuşmalar, gelen bilgiler, tartışılan konular sık sık esrarengiz eller tarafından silinip yok ediliyor.

HAARP, bu konuyu inceleyenlere göre, 1994 yılından bu yana, en çok sansüre uğrayan konu durumunda…

Bir de bu konuda yazılmış olan ve adını çok ilginç bulduğumuz bir kitaptan söz edelim: “Angels D’ont with HAARP..”

HAARP tartışması ABD’de daha çok uzun süreceğe benziyor.




Alıntılar: Kaynak

.
MUSTAFA KEMAL'İN ÇOCUKLARININ MESAJIDIR:

Bugün, Atamızla aynı iman ve katiyetle söylüyoruz ki,

Milli ülküye, herşeye rağmen tam bir bütünlükle yürümekte olan Türk milleti 'nin (ne mutlu Türküm diyenin) büyük millet olduğunu, bütün medeni alem az zamanda bir kere daha tanıyacaktır.

Asla süphemiz yoktur ki, hızla inkişaf etmekte olan Türklüğün unutulmus büyük medeni vasfı ve büyük medeni kabiliyeti, yarının yüksek medeniyet ufkundan yeni bir günes gibi doğacaktır!

Ne mutlu Türküm diyene!.





Bunları Biliyor muydunuz?

Bunları Biliyor muydunuz?

* 1-Che Guevara, 1967 yılında Bolivya’da yakalanıp öldürüldüğünde sırt çantasından; “Atatürk’ün... Büyük NUTKU’nun” çıktığını...”

* 2- Fidel Castro nun:12 Mayıs 1961 tarihinde Havana'da görevli genç Türkiye diplomatı Bilal Şimşir'den ABD NİN BİLGİSİ OLMAMASI şartıyla "Atatürk'ün Büyük Nutuk Kitabını" istediğini... Ve: "Devrimci M.Kemal ATATÜRK varken, Türk gençleri neden kendilerine başka önder arıyorlar?" dediğini,

* 3- 1935'teki Uzun Yürüyüş öncesinde Şankay Meydanı'nda toplanan binlerce Çinliye seslenen Mao'nun ilk sözlerinin : "Ben, Çin'in Atatürk'üyüm. ."olduğunu,

* 4- Yunan başkomutanı Trikopis`in, hiçbir zorlama ve baskı olmadan her Cumhuriyet bayramında Atina'daki Türk büyükelçiliğine giderek, Atatürk`ün resminin önüne geçtiğini ve saygı duruşunda bulunduğunu,

*5- 1938'de, General McArthur'un en zor, en problemli, en buhranlı döneminde, danışman, senatör ve bakanlarından oluşan yüz yirmiden fazla kişiye; "Şu anda hiçbirinizi değil, büyük istidadı ile Mustafa Kemal'i görmek için neler vermezdim" dediğini,

* 6- 1938'de Ata`nın ölümünde Tahran gazetesinde yayınlanan bir şiirde;"Allah bir ülkeye yardım etmek isterse, onun elinden tutmak isterse başına Mustafa Kemal gibi lider getirir" denildiğini,

* 7- 2006'da ise AB Uyum yasaları gereğince devlet dairelerinden Atatürk resimlerinin kaldırılmasının istendiğini ...